Bu yazı spoiler içerir.
Isabelle’e Sesli Mesaj’ı daha önce izlemiştim. Aslında yorumunu da çoktan yazmam gerekiyordu. Özellikle Aşk Hipotezi hakkında uzun uzun yazıp bu filmi es geçmek içime sinmedi. Fakat aradan zaman geçince bazı detaylar bulanıklaşmıştı, ben de yorum yazmadan önce filmi yeniden izledim.
İkinci izleyişimin sonunda fikrim değişmedi. Hatta filmi neden bu kadar sevdiğimi daha iyi anladım.
Son yıllarda çekilmiş bir romantik komedi olmasına rağmen Isabelle’e Sesli Mesaj, uzun zamandır özlediğim o eski romantik komedi duygusunu taşıyor. Hani hikâyenin bir yerinde mutlaka büyük bir romantik jestin geleceğini bildiğiniz, finalde birinin diğerinin peşinden koşmasına zerre itiraz etmediğiniz, müziğin nerede yükseleceğini tahmin ettiğiniz ama bütün bunları yine de görmek istediğiniz filmler vardır ya… Tam olarak onlardan.
Üstelik eskiyi taklit etmeye çalışırken eskiyen filmlerden de değil. Bana kalırsa yaptığı şey daha akıllıca: 90’ların sonu ve 2000’lerin başındaki romantik komedilerin kullandığı dili alıp bugünün iletişim biçimlerine tercüme ediyor.
Bir zamanlar mektup vardı. Sonra e-posta geldi. Radyoda hiç tanımadığımız birinin sesini duyup ona âşık olduğumuz hikâyeler izledik.
Burada ise sesli mesaj var.
Ve filmin bütün duygusu da o sesli mesajların içinde saklı.
Isabelle Öldükten Sonra Konuşma Bitmiyor
Jill’in kız kardeşi Isabelle’i kaybettikten sonra onun eski numarasına mesaj bırakmaya devam etmesi, hikâyenin çıkış noktası. Jill gününü anlatıyor, başına gelen saçmalıkları anlatıyor, erkekleri anlatıyor, işini anlatıyor. Isabelle hayattayken onunla nasıl konuşuyorsa konuşmaya devam ediyor.
Çünkü Isabelle’in ölmesi Jill’in onunla konuşma ihtiyacını ortadan kaldırmıyor.
Bu detay bana filmin başından itibaren çok gerçek geliyor. Yasın en zor taraflarından biri zaten tam olarak bu değil mi? Hayat devam ediyor ve sizin hâlâ o kişiye anlatacak şeyleriniz oluyor.
İyi bir şey yaşadığınızda aramak istiyorsunuz. Sinirlendiğinizde anlatmak istiyorsunuz. Saçma bir şey olduğunda yalnızca onun anlayacağı şakayı yapmak istiyorsunuz.
Ama karşınızda artık kimse yok. Jill de o sessizliğe konuşuyor.
Bilmediği şey ise Isabelle’in numarasının artık Wes’e ait olduğu.
Wes önce istemeden Jill’in hayatına giriyor. Sonra merak ediyor. Dinliyor. Bir noktada durumu açıklamak istiyor ama mesajını göndermiyor. Mesajlar devam ettikçe Jill’i tanımaya başlıyor; Isabelle’in öldüğünü öğreniyor ve dinlediği bu kadından giderek daha fazla etkileniyor.
Sonunda onu bulmaya karar veriyor.
İşte film tam burada romantik komediyle etik tartışmanın arasına yerleşiyor.
Wes Manipülatif Bir Erkek Mi?
Wes’in Jill’in özel mesajlarını dinlemesi ve sonra da bunlardan öğrendikleriyle onun hayatına girmesi etik mi?
Elbette değil.
Jill o mesajları Wes’e bırakmadı. Hatta yaşayan herhangi bir insana bırakmadı. Kız kardeşine bıraktı. Bir insanın belki de en filtresiz, en mahrem halini dinliyorsunuz ve o insan sizin bunları bildiğinizden habersiz.
Dolayısıyla Jill gerçeği öğrendiğinde yaşadığı öfkeyi sonuna kadar anlıyorum.
Ama burada Wes hakkında yapılan bazı yorumlardan ayrılıyorum.
Wes’in yaptığının yanlış olması başka bir şey, Wes’in manipülatif bir karakter olması başka bir şey.
Ben film boyunca Wes’in Jill’in zaaflarını öğrenip onu kontrol etmeye çalışan, kendisine bağımlı hâle getirmeye uğraşan ya da “Bu kızın ne istediğini biliyorum, istediği adamı oynayayım” diye hareket eden birini görmedim.
Tam tersine, Wes yaptığı şeyin problemli olduğunun farkında. Bununla övünmüyor. Kendini haklı çıkarmıyor. Ve en önemlisi, Jill’in istediğini düşündüğü erkeğe dönüşmüyor.
Wes yine Wes.
Kendi mizahı, kişiliği, hayatı ve tavırlarıyla aynı adam. Elindeki bilgiler sayesinde Jill’in hoşuna gidecek ortamları hazırlıyor, onun sevdiği şeyleri yapıyor ve onunla yakınlaşmaya çalışıyor.
Buradaki etik problem bana göre Wes’in Jill’i mutlu edecek şeyler yapması değil; Jill’in ona vermeyi seçmediği bilgilere sahip olması ve bunları nereden öğrendiğini saklaması.
Çünkü dürüst olalım: Birinden hoşlanıyorsanız ve onun neleri sevdiğini biliyorsanız bu bilgiyi kullanırsınız. Sevdiği çiçeği alırsınız. Gitmek istediği yeri biliyorsanız oraya götürmek istersiniz. Hoşlandığı müziği açarsınız. Bir insanı mutlu etmek için onun sevdiği şeyleri yapmak kendi başına manipülasyon değildir.
Wes’in durumunu karmaşıklaştıran şey bilginin kaynağı.
Elinde Jill’in neredeyse kullanım kılavuzu var ama Jill o kullanım kılavuzunu ona kendi isteğiyle vermedi. Bu yüzden Jill gerçeği öğrendiğinde “Hangisi gerçekti?” diye düşünmeye başlıyor.
Bence filmin Wes’e yönelttiği asıl eleştiri de burada.
Jill, ilişkide ne kadarını paylaşacağına kendisinin karar verdiğini sanıyordu. Oysa Wes onu tanımaya başladıkları ilk andan itibaren Jill’in söylemediği şeyleri de biliyordu.
Niyeti kötü olmayabilir. Yaptığı şey yine de yanlıştı. Ve evet, iki düşünce aynı anda doğru olabilir.
“Benim Bir Erkeğe İhtiyacım Yok…”
Jill’in “Benim bir erkeğe ihtiyacım yok. Benim kardeşimin geri gelmesine ihtiyacım var.” dediği sahne ilk izlediğimde de beni çok etkilemişti.
İkinci izleyişimde de ağladım.
Sanırım film hakkında hatırlayacağım ilk sahne de hep bu olacak.
Çünkü o ana kadar Jill’in bıraktığı mesajlara Wes’in gözünden bakmaya biraz alışıyoruz. Wes bu mesajların içinden Jill’in nasıl sevilmek istediğini duyuyor. Onun hayallerini öğreniyor. Nasıl bir ilişki istediğini öğreniyor. Ve en sonunda da Jill’e Isabelle’in onu sevdiği gibi sevecek birini hak ettiğini söylüyor. Ve Wes’in bu sözü üzerine Jill’in verdiği cevap filmin bütün meselesini yerine oturtuyor.
Bütün sesli mesajlarımı dinlemişsin ve hâlâ anlamamışsın. O mesajlar evrene, ‘Tanrım, bana beni sevecek birini gönder’ diye yapılmış bir yakarış değildi. Benim bir erkeğe ihtiyacım yok. Benim kardeşimin geri dönmesine ihtiyacım var.
Bu sahneyi yazarken bile çok duygulandım. Bu sahne beni gerçekten çok etkiliyor ve evet, Wes gerçekten bütün mesajları dinlemiş ama en önemli şeyi anlamamış. Jill o mesajları evrene gönderilmiş bir sevgili talebi gibi bırakmıyordu. “Bana beni böyle sevecek bir erkek gönder” demiyordu.
Kardeşiyle konuşuyordu. Kardeşini özlüyordu. Kardeşinin geri gelmesini istiyordu.
Filmin romantik aşkı yasın tedavisine çevirmemesi benim için çok kıymetli. Çünkü Wes ne kadar iyi bir adam olursa olsun Isabelle’in bıraktığı boşluğu dolduramaz. Jill’in Wes’i sevmesi de Isabelle’i artık daha az özleyeceği anlamına gelmez.
Hayatımıza giren yeni insanlar kaybettiklerimizin yerine geçmiyor. Geçmemeli de. Jill’in yolculuğu “Artık Isabelle’e ihtiyacım yok çünkü Wes var” noktasına varmıyor. Isabelle’i özlemeye devam ederken hayatında başka bir sevgiye de yer açabilmeyi öğreniyor.
Bence filmin gerçek aşk hikâyesi de tam burada ortaya çıkıyor.
Wes ve Jill romantik hikâyenin iki karakteri olabilir ama filmin kalbindeki ilişki Jill ile Isabelle.
Bu Film Neden Bu Kadar Tanıdık Geliyor?
Isabelle’e Sesli Mesaj’ı izlerken aklıma sürekli eski romantik filmler geldi.
En belirginlerinden biri elbette You’ve Got Mail. Orada da ilişkinin bir noktasında iki taraf eşit bilgiye sahip değil. Joe, Kathleen’in internette konuştuğu adamın kendisi olduğunu biliyor; Kathleen bilmiyor. Joe böylece Kathleen hakkında onun farkında olmadığı bir avantaja sahip oluyor.
Ama bana kalırsa Isabelle’e Sesli Mesaj ruhen biraz daha Sleepless in Seattle tarafında.
Çünkü orada da bir insan diğerini önce sesinden tanıyor. Annie, Sam’in anlattıklarını dinliyor, hayatına uzaktan tanık oluyor ve Sam daha Annie’nin varlığından haberdar değilken Annie ondan etkilenmeye başlıyor.
Bir de Message in a Bottle var.
Orada da kaybedilmiş bir insana gönderilen son derece özel sözler yabancı birinin eline geçiyor. O yabancı, bu sözlerden etkileniyor ve mesajların sahibini buluyor.
Üç hikâyenin de Isabelle’e Sesli Mesaj ile akraba olduğu bir yer var:
Bir insanı önce yüzünden değil, kelimelerinden tanımak.
Belki günümüz romantik komedilerinde özlediğim şeylerden biri de bu.
Her şeyin saniyeler içinde tüketildiği, birini fotoğrafına bakıp sağa ya da sola kaydırarak seçebildiğimiz bir dönemde bu film bir adamın bir kadına önce sesinden, mizahından, anlattığı küçük hikâyelerden etkilenmesini anlatıyor.
Bu açıdan hikâye son derece modern ama romantizmi eski usul.
Sanırım filmi bana sıcak hissettiren şey de bu.
Tabii ki Sonunda Koşacak
Sonra film bana çok sevdiğim bir romantik komedi klişesini veriyor.
Koşma sahnesi.
Bu klişeyi savunmaya hazırım.
Havaalanına koşabilirsiniz. Trenin peşinden koşabilirsiniz. Yağmur altında koşabilirsiniz. Taksiye atlayabilirsiniz. Son anda yetişebilirsiniz.
Sevdiğiniz insan gidiyorsa romantik komedi evreninde yapmanız gereken şey bellidir:
Koşacaksınız.
Ve Wes koşuyor.
Daha güzeli ise Jill’in biraz önce söylediği şeyi gerçekten anlamış olarak geri dönmesi.
“Evet, senin bir erkeğe ihtiyacın yok. Ama benim sana ihtiyacım var.”
Ben bu repliğe bayılıyorum. Çünkü Jill’in bağımsızlığını bozmadan romantik olmayı başarıyor. Wes ona “Aslında bana ihtiyacın var” demiyor. Kendisini Jill’in kurtarıcısı ilan etmiyor. Isabelle’in yerini doldurabileceğini söylemiyor. Jill’in söylediğini kabul ediyor. Evet, Jill’in hayatının tamamlanması için bir erkeğe ihtiyacı yok. Ama Wes onu seviyor. Ve kendi hayatında Jill’in olmasını istiyor.
Eski romantik komedilerin büyük repliklerini sevme nedenim de biraz bu galiba. Gerçek hayatta bir insanın sokak ortasında koşup böyle bir cümle kurması ihtimali tartışılır. Ama ben romantik komediyi gerçek hayatın güvenlik kamerası kaydı gibi izlemek istemiyorum zaten.
Biraz büyük oynasın. Biraz müzik yükselsin. E biraz koşulsun. Romantik komedi izliyoruz.
Isabelle finalde de hikâyeden çıkmıyor…
Filmin finalini çok sevmemin bir başka sebebi de Jill ile Wes’i bir araya getirdikten sonra Isabelle’i geride bırakmaması. Wes de Isabelle’e sesli mesaj bırakmaya başlıyor. Jill’le ilişkileri için ondan bir işaret istiyor. Hep bir kız kardeşi olmasını istediğini söylüyor.
Sonra Jill ile Isabelle için anlamı olan o şarkı çalıyor. Ve film başa dönüyor.
Bence buradaki güzellik yalnızca Isabelle’den romantik bir “onay” gelmesi değil. Wes sonunda Isabelle’in Jill’in hayatındaki yerini anlamış oluyor.
Onunla yarışmıyor. Yerini almaya çalışmıyor. Onu Jill’in geçmişine ait, artık kapanması gereken bir bölüm olarak görmüyor. Isabelle’i de Jill’in bir parçası olarak kabul ediyor.
Filmin başında Jill tek başına Isabelle’e konuşurken finalde Wes de o konuşmanın içine giriyor.
Bu küçücük değişiklik bile bana göre filmin yas üzerine söylediği şeyi özetliyor.
Hayat devam ederken kaybettiğimiz insanları yanımızda taşımanın başka yollarını buluyoruz.
Bir Hikâyeden İstediğim Şey Bu: Hissetmek
Sanırım Isabelle’e Sesli Mesajı neden sevdiğimi anlatmaya çalışırken sonunda hep aynı yere dönüyorum.
Benim bir hikâyenin daha önce hiç anlatılmamış olmasına ihtiyacım yok.
Kaç tane tamamen yeni aşk hikâyesi anlatabiliriz zaten?
İnsanlar tanışıyor. Birbirlerinden hoşlanıyor. Âşık oluyor. Ayrılıyor. Barışıyor. Birilerini kaybediyor. Özlüyor. Yeniden yaşamaya çalışıyor.
Bunların hepsini daha önce gördük.
Özgünlük elbette değerli ama benim için bir hikâyeyi unutulmaz yapan şey artık başka:
Bana hissettirebiliyor mu?
Bir karakter üzgünse onun üzgün olduğunu anlamak yetmiyor. O duygunun bana da ulaşmasını istiyorum.
İki insan birbirine âşıksa senaryonun bunu açıklamasına ihtiyaç duymamalıyım. Birbirlerine bakışlarından, konuşmalarından, yan yana geldiklerinde değişen havadan anlayabilmeliyim.
Bir karakter birini kaybetmişse o kişinin yokluğunu hikâyenin içinde ben de hissetmeliyim.
Sinemanın burada edebiyattan daha acımasız olduğunu düşünüyorum. Yazar bir duyguyu gerçekten hissederek yazmış olabilir ama kamera önündeki oyuncu onu taşıyamıyorsa kayboluyor. Oyuncu taşıyor ama yönetmen sahneyi kuramıyorsa yine kayboluyor. Müzik bir santim fazla bastırırsa duygu melodrama dönüşebiliyor; kurgu bir an erken keserse sahnenin etkisi uçup gidebiliyor.
Bir filmin gerçekten hissettirmesi için çok fazla insanın aynı duyguyu anlamış olması gerekiyor.
Isabelle’e Sesli Mesaj bana bunu hissettiriyor.
Kusursuz bir film olduğu için sevmiyorum.
Wes’in yaptığı her şeyi doğru bulduğum için de sevmiyorum.
Hatta hikâyenin kullandığı pek çok şeyi daha önce başka romantik komedilerde gördüm.
Ama film kendi duygusuna inanıyor.
Oyuncuları da inanıyor.
Ve ben izlerken buna inanıyorum.
Belki 90’ların sonu ve 2000’lerin romantik komedilerini bu kadar sevmemizin sırrı da buydu. Klişelerden korkmuyorlardı. Romantik olmaktan utanmıyorlardı. Büyük bir jest yapmak istediklerinde “Bu fazla mı?” diye kendi kendilerine göz kırpmak zorunda hissetmiyorlardı.
Isabelle’e Sesli Mesaj da uzun zamandır ilk kez bana o dünyadan bir şey verdi.
Birisi bugün bana, “Yeni çekilmiş olsun ama bana eski romantik komedilerin verdiği hissi versin.” dese aklıma gelecek ilk filmlerden biri bu olur. Çünkü ben bir romantik komediden her zaman sürpriz bir hikâye beklemiyorum. Ama kalbi olsun istiyorum.
Isabelle’e Sesli Mesaj’ın kalbi var.
Ve en önemlisi, atarken duyuluyor.
