Aşk ve Gözyaşı Queen of Tears gibi reyting rekortmeni olan bir dizinin Türk uyarlaması, biliyorsunuz. Fakat Kore’de Queen of Tears ne kadar yüksek reyting aldıysa Aşk ve Gözyaşı da ülkemizde bir o kadar düşük reyting aldı. Peki neden?
Dizinin -daha doğrusu dizinin oyuncularının- hayranlarına sorarsanız cevap basit.
“Reyting sistemi berbat. Tutmadı çünkü şiddet yok. Aldatma yok. Töre yok. Tutmadı çünkü ahlaksızlık yok.” vs.
Züğürt tesellisi yani. Gerçeklikten çok uzak, saçma sapan bahaneler.
Öncelikle şunu söyleyelim. Ülkemizde her tutan dizi kalitesiz, her tutmayan dizi de kaliteli değildir.
Ülkemizde, şiddetle, töreyle ya da aldatmayla beslenmeyen ama buna rağmen seyircinin kalbine dokunmayı başarmış pek çok dizi var.
Dolayısıyla “Töre, şiddet, aldatma olmadığı için tutmadı.” savunması, gerçeği yansıtmaktan çok bir züğürt tesellisi, hatta başarısızlığın bahanesidir.
Kalitesiz Diziler Tutabiliyor mu?
Evet, tutabiliyor maalesef. Bu tarz dizileri de sürekli eleştiren biriyimdir, bilen bilir. Fakat dediğim gibi bunların tutuyor olması her tutan işin kalitesiz, her tutmayan işin kaliteli olduğunu göstermez. Argümanınız baştan çöp yani, onu belirtelim.
PEKİ AŞK VE GÖZYAŞI NEDEN BEĞENİLMEDİ?

En önemli nedeni ekibin uyarlama işini becerememiş olması. Metin, “copy-paste”e yakın bir güvenle yürütülmüş, sahne akışları ve replikler korunmuş ama dizinin Ruhu kaçmış. Elinizde sağlam bir örnek varken dahi sahneler kötü canlandırılıyorsa, sorun uyarlama vizyonundadır.
Oyuncuların hayranlarına sorsanız her sahnesi için “Orijinalinden daha iyi.” yorumunu görürsünüz ama elbette değil. Onun da yorumunu ayrıca yapacağım gerçi, şimdi senaryodan devam edelim.
Kore senaryosu 16 bölümlük, Kore izleyicisi için kurgulanmış bir yapı. Türkiye’ye uyarlıyorsanız bizdeki dram diline çevirmek zorundasınız. Bizdeki dram dili derken kastım şiddet, aldatma, töre değil; karakterlerin iç dünyasını, kırılganlığını, kültürel kodlarımızın içinde kurulan duyguyu ilk bölümden itibaren hissettirmek.
İlk Bölümün Kaçırdığı Altın Fırsatlar
Meyra’nın kalabalığın içinde yapayalnız olduğunu gösterecek sahneler (örneğin hastalık ortaya çıkmadan önce herkesin önünde bayılması ve bunun aile/çevre tarafından geçiştirilmesi) etkili olabilirdi. Hatta belki ilk bölümden flashback sahnesiyle Meyra hamileyken üzerine titreyen Selim’i gösterip aradaki farkın sebebini izleyiciye sorgulatabilirlerdi. Seyircinin “Bu adam bu hale nasıl geldi?” sorusunu soracağı ipuçları erken yerleştirilmeliydi. Geçmiş, tek seferde değil, merak duygusunu diri tutacak şekilde adım adım açılmalıydı.
Gücün Altındaki Kırılganlık

Seyirci ilk bölümden Meyra’nın yalnızlığını hissetmeliydi. Biz gücün altındaki kırılganlığı görmeden karaktere bağlanamayız ve maalesef bağlanamadık da. Evet, tamam üzülelim ama neden üzülelim? Meyra hasta diye Türk seyircisinin üzülmesi lazım ama niye üzülecek? Meyra’yı tanımıyor bile. İlk bölümde onunla empati kurmasını sağlayacak sahneler de yazmamışsınız. Meyra ile nasıl empati kuracak bu seyirci? Bu büyük eksiklikti.
Peki Ya Selim?
Selim karakteri de asla anlaşılmıyordu. Bu karakter deli gibi boşanmak istiyor ama neden boşanamıyor, belli değil. Kore versiyonunda aile ciddi anlamda güçlü ve biraz da korkutucu olarak işlenmişti. Hyun Woo boşanmaktan korkuyordu. Çünkü kendisini öldürebileceklerini bile düşünüyordu. Bizim versiyonda Selim’in böyle bir korkusu yok.
İlk bölümü izledim ve aile ciddi anlamda korkutmuyor. Daha çok blöf yapıyor gibiler. E niye boşanmıyorsun o zaman kardeşim?
Zaten aileye cevap veriyorsun. Orijinalindeki gibi onlardan çekinmiyorsun, cevabını esirgemiyorsun. Sözlerinle cevap vermesen bakışlarınla cevap veriyorsun. Yani orijinalindeki gibi bir hapis hayatı söz konusu değil. Meyra’dan bıkmışsın, onu da belli ediyorsun. E tamam boşan o zaman. Neden boşanmıyorsun? Son ana kadar seni engelleyen neydi?
Orijinalinde bu karakter ezik, pasif bir karakterdi ve aile de korkutucu olduğu için cesaret edemiyordu.
Ama Selim pasif bir karakter değil, aksine aileye ağzına geleni söyleyebiliyor. Aile korkutucu değil. Bazı blöfleri var ama izlerken gerçek olmadığını hissediyorsunuz. Selim de korkuyor gibi gözükmüyor zaten. E o zaman neden boşanamıyor bu adam? Onu engelleyen hiçbir şey yokken neden?
Selim Karakterinin Motivasyonsuzluğu

Selim’i pasif yazmak istemediniz, peki. Ama siz Selim’i pasif yazmayınca Selim’in hikayesinin içi boşaldı. Selim’i yeni bir karakter olarak yazacaksanız boşanma hikayesi için ona yeni bir motivasyon vermek zorundasınız. Çünkü orijinal versiyonda Selim’in o ana kadar boşanamaması pasifliğine dayanıyor.
Aşk ve Gözyaşı versiyonunda ise neden boşanamadığı belli değil. Selim’in içi boşaltılmış. Hikâye sağlam bir temele dayanmıyor her şeyden önce. Temeli sağlam olmayan bina nasıl çökerse, temeli sağlam olmayan hikâye de söner, ilgi çekmez, reytinglerde çakılır.
Hapsolmuşluk Duygusunun Yok Olmuşluğu
Orijinalinde karısının ölümüne bile sevinecek durumda bir karakter vardı. O kadar pasif bir karakter düşünün. Pasif ve o aileye hapis. O kadar hapsolmuş ki Meyra’nın ölümü kurtuluş onun için. Bir çıkış anahtarı. Öyle ki eskiden sevdiği kadının ölümüne odaklanmıyor adam. Hapisten kurtulacak olmasına odaklanıyor ve buna seviniyor. Bu durum da sonraki pişmanlığın derinliğini besliyor. Fakat bizde bu da yok.
Bizde Selim Meyra’nın ölümüne sevinmiyor. Ne güzel, diyebilirsiniz ama değil. Orijinalini izlerken Hyun Woo’ya bu sebeple ne kadar sövsem de karakterin hapsolmuşluğunu anlamamız adına önemli bir sahneydi. Karakter kendini o kadar hapsolmuş hissediyordu ki iyilikten, vicdandan, sevgiden uzaklaşmıştı. İnsanlığını unutacak kadar hapsolmuş bir karakter vardı karşımızda. O yüzden de sonraki bölümlerdeki pişmanlığı çok daha derindi, çok daha etkileyiciydi.
Uyarlamada ölümüne sevinme gibi bir durum yok. Hapsolmuşluk hissi yok yani. İstese boşanır da bu adam. Hatta konuşmayı denese belki sorunları bile çözülür -ki Selim konuşmayı deneyebilecek bir profil çiziyor Hyun Woo’nun aksine. O zaman bunlar neden azılı düşman imajı çiziyor? Neden o ana kadar Selim boşanmak istemiyor? Bunların cevabı yok. Hikayenin altı bomboş yani.
Dediğim gibi, orijinalde karakter eşinin ölümünü kurtuluş olarak görecek kadar sıkışmıştı ve bu da gelecek bölümlerdeki pişmanlık sahnesinin etkileyici olmasını sağlıyordu. Uyarlamada bu sıkışma yok; Selim isterse konuşup çözebilir, isterse boşanabilir biri gibi çiziliyor. Düşmanlaşmanın zemini, duygusal gerilim hattı ve dönüşüm arkı bu yüzden ikna etmiyor.
Dram Yazma Sanatı:
DUYGU GÖRÜNÜR, SEBEP ANLAŞILIR OLMALI

Türk seyircisi duyguyla bağ kurar ama o duygunun zeminini ister. “Ağlayalım.” demek yetmez. Ağlayan bir karakter izletmeniz yetmez. “Neden ağlayalım?” sorusunun cevabı net olmalı. Meyra’yı sevdirecek, iç dünyasını gösterecek sahneler eksik. Selim’in öfkesinin ve uzaklaşmasının nedeni dramatik olarak kurulmamış. Affetme, yeniden güvenme, yakınlaşma süreçlerinin her biri temelsiz bırakılmış.
Şöyle bir durum var dizide. “Bunların arası iyi değildi, Meyra hasta olunca iyi oldu işte.”
Üzgünüm ama böyle hikâye yazılmaz.
Orijinali de böyle değil tabii ki. Orijinali zaten hemen açılan bir senaryoya sahip. Orijinalinde birbirlerine olan aşkını adım adım hatırlayan bir çift var. Bizim versiyonda ne olduğu belli değil. Nereye çeksen oraya gider bu çift, enteresan bir hikâye yazma şekli. Hikâyenin temeli yok. Seyirci ne izlediğini bilmiyor. Dolayısıyla temeli olmayan bir hikâyeye de kaliteli bir hikâye demek mümkün değil.
Yani hiç “Töre, şiddet, aldatma yok; o yüzden tutmadı.” diye kendinizi kandırmayın. Duygu yoğunluğu sıfır olan, karakterlerin okunamadığı bir diziyi Türk seyircisi izlemez. Her şey yüzeysel geçiyorsa Türk seyircisi de zap yapar geçer. Dizide her şey 4/4’lük olursa ve tutmazsa biz de konuşuruz tabii. Ama dizide eleştirilecek bir sürü şey varsa o töre, şiddet, aldatma masalını bir kenara bırakıp objektif bakmayı öğrenmeniz gerekiyor.
Beni Queen of Tears’a Başlatan Sahne…

Beni orijinaline başlatan sahneden de bahsedeyim. Hae In’in annesiyle olan diyaloğu beni çok etkilemişti. O sahneyi biz de çekmişiz. Orijinalinde Hae In’in annesi “Nasıl olsa sen halledersin.” diyordu. Burada da diyor da kadının oyunculuğu da o kadar kötü ki zerre etkilenme olmuyor. O sahnede Hande de kötü ama anne rolünü oynayan kadın daha çok gözüme battı. Biz gereksiz mimikler yapma ülkesi miyiz anlamadım ki. Hande’de de annesini oynayan oyuncuda da anlam veremediğim mimikler, bakışlar mevcut. Kelimelere doğru yerde virgül koymuyorlar, kelimelerle bakışı doğru şekilde senkronize edemiyorlar. Duyguyu maalesef veremiyorlar. Ben o sahne için dünden etkilenmeye hazırdım mesela ama etkilenemedim. Kötü çekilmiş bir sahneydi.
Kısacası…
Kısacası, senaryo felaket. Bir dizi aldatma vs. olmadan da tutabilir gayet. Hatta şunu da iddia ediyorum: Selim Meyra’yı aldatsaydı da bu dizi tutmazdı. Bu dizinin alt metninde sıkıntı var. Bir dizi sırf şiddet içeriyor diye tutmaz. Bir dizi sırf şiddet içermiyor diye övülmez. Bir diziye sırf şiddet içermiyor diye kaliteli denmez. Anlaşamadığınız sevgilinizi/eşinizi de sırf size şiddet uygulamıyor diye green flag sanmayın lütfen. Olması gerekeni yapıyor diye kimseye plaket verecek değiliz.
Kaldı ki dizide şiddet var. Son bölümde Selim Ercan’a vurmadı mı? Gayet de şiddetti. İzleyiciyi çekmek için yaptıkları da çok belli. Bu karaktere green flag demek de çok enteresan. Meyra’nın yalnızlaştırmasında etkin rol oynayan, Meyra’yı anlamayan hatta anlamaya da çalışmayan, Meyra nasıl olsa ölecek diye boşanmaktan vazgeçen bir karakter Selim. Aynı zamanda öfke kontrolü olmayan bir karakter. Bunu Ercan’a gösterdiği şiddette gördük. Tabii o şiddet reyting getirdiği için yazılmalıydı. Baktım, YouTube’ta da izlenmesi en fazla olan sahnelerden. Yani reyting getiren şiddeti Aşk ve Gözyaşı da kullanmış. Fakat sonuç olarak öfke kontrolü olmaması da red flag bir özelliktir. Ne green flag karakteri? Dalga mı geçiyorsunuz siz ALLAH aşkına?
Şimdi gelelim şiddetin sebebine…
Şiddetin sebebi Meyra’nın Ercan’la öpüşmesi. Hayır, aldatma yok. Dalga geçmiyorum, cidden aldatma yok. Meyra Ercan’ı Selim sanıp dudaklarına yapışıyor. Türk filmlerindeki “Onu sen sandım.” savunması geldi aklıma. Ama tabii ki burada durum öyle değil. Meyra hasta. Fakat onun gözünden baktığımızda bile Selim sandığı Ercan’ın dudaklarına yapışmasının gelişme anı çok komik ve saçma. Meyra gözünden baktığımızda Selim kem küm ediyor, Selim gibi davranmıyor ama Meyra kızımız Selim’in dudaklarına yapışıyor. Aldatma var diyeceğiniz türden bir aldatma yok ama yine de hoş olmayan ve tabii ki yine altı boş bir sahne var.
Orijinalinde Meyra’nın Ercan ile Selim’i karıştırmasını anlıyor, doğal buluyordunuz. Bu versiyonda anlamıyorsunuz. Kişileri karıştırırsın tamam da adamın dudağına durup dururken yapışmak nedir? Hayır bir de Meyra öyle bir karakter değil. Ancak sarhoşken yapabileceği bir hareket. Ayıkken hasta olsa dahi yapacağı bir hareket değil ama yapmış. Boşuna temeli yok demiyorum. Bari Ercan durumu farkına varıp Meyra’yı kandırsaydı daha mantıklı olurdu… Ama olmamış işte.
BÖYLE BİR SAHNE HİÇ YAZILMAMALIYDI
Böyle bir diziye bahsettiğim sahnenin yazılmaması gerekirdi. İddia edildiği gibi soft bir hikâye olsaydı böyle bir sahne yazılmazdı. Orijinalinde asla yazılmadı. Hafızasını kaybettiğinde bile Hyun Woo’ya çekilen bir Hae In izledik biz. Bakın hafızasını kaybettiğinde diyorum. O sahnede bile asla başkasına çekilmedi.
Keza, kişileri karıştırdığında da böyle bir durum yaşanmadı. Neden yaşanmadı? Çünkü Kore, dizilerinde sadakat temasına önem veriyor, bizim aksimize. Böyle bir sahne yazabilecekken yazmadılar. Çünkü senaryolarını “Sadakat ne olursa olsun ilişkinin temel taşıdır.” gözüyle yazıyorlar. Bu yüzden bu kadar seviliyorlar zaten. Dolayısıyla bu sahnenin savunulacak bir tarafı yok. Ne olursa olsun sadakat temasının zarar görmemesi gerekirdi.
Onun dışında Meyra’nın gerçekleri öğrendiği sahne de çok kötüydü. Orijinalinde en etkilendiğim sahneydi bir de. Hatta asansörde bir flashback sahnesi vardır. Hae In’in gözünün önünden tüm yaşananlar geçer. Ve her şeyin yalan olmasına üzüldüğünü bakışından anlarız. Çenesi titreye titreye öyle güzel ağlar ki bir bakmışsınız siz de Hae In’le beraber ağlıyorsunuz. Yazarken bile tüylerim diken diken oldu. Favorimdir. Kim Ji Won muhteşem bir oyuncu. Bunu buradan tekrar yazmak istiyorum.

Bizim versiyonda ise oyunculukların da ekstra kötü olmasıyla etkilenmeyi geç “Bunlar ne yapıyor ya?” diye izledim. Sahnenin nasıl övülebildiğini gerçekten anlamıyorum. İkilinin oyunculuğu çok kötüydü. Oyunculuklar yüzeyseldi. Yüzeysel bir öfke, öylesine söylenen replikler, karakterin içine giremeyen oyuncular… Övülecek hiçbir tarafı olmaması bir yana eleştirilecek bir sürü tarafı olan bir sahneydi.

Flashback sahnesini de kavga sahnesine sıkıştırmışlar mesela. Olmaz. Zaten kavga da olmaz, olmamalı. Hae In kavga etmemişti. Hae In hayal kırıklığı yaşamıştı. Onu iliklerinize kadar hissediyordunuz. Hüznünü öfkesinde değil, bakışlarında görüyordunuz. O yüzden de çok farklı, çok özel bir karakterdir zaten. Gerçek kırgınlık sessizlikte gizlidir ya, o sahne onun kanıtıdır. Hyun Woo’nun Hae In’in hayal kırıklığını gördüğündeki şaşkınlığı, hüznü de çok önemli bir noktadır. O sahnede Hae In’in tamamen çöktüğünün resmi sessiz acısında gizlidir ve bu, çok daha etkileyicidir. Maalesef bizim versiyonda öfke dolu bir kavga vardı. Dizinin temasıyla asla bağdaşmıyor.
Hae In’i Hae In yapan özellikleri ondan alırsanız geriye ne kalır ki…
Soft Anlatı Değil, Alt Metin Eksikliği
Dizi soft olmakla övünüyor ama söylendiği gibi soft bir dizi değil. Hikayede ciddi bir alt metin yoksunluğu var. Entrika da mevcut fakat motivasyon ve duygusal sonuçlar zayıf. Flashback ve yüzleşme sahnelerinde orijinalin sessiz kırgınlığını taşıyan incelik, bizde bağırış-çağırışa evrilmiş. Karakterler özünü kaybetmiş.
Ve bir dizide ahlaksızlığın olmaması o diziyi kaliteli yapmaz, bunu aklınızın bir köşesinde tutun rica ediyorum. Dizinin hikayesi yok, karakterlerin içi boş, her şey yüzeysel anlatılıyorsa o dizi kalitesizdir. Bir dizide sırf ahlaksızlık yok diye o diziye kaliteli diyemezsiniz, dünyanın hiçbir yerinde denmez. Yok öyle bir dünya.
Ahlaksızlık Bel Altına İndirgenemez
Ahlaksızlığın bel altına indirgenmesi de çok saçma. Ercan’ın Meyra’nın hastalığını kullanması ahlaksızlıktır. Selim’in “Nasıl olsa ölecek.” diye Meyra’dan boşanmaması ahlaksızlıktır. Meyra’yı sever gibi yapması ahlaksızlıktır. Şimdi bir de size ahlak dersi mi vereceğiz, anlamadım ki. Bir de şu adama green flag diyorlar. Neden? Çünkü Meyra’yı aldatmamış ve Meyra’ya şiddet göstermemiş. Aferin ona. Yapması gerekeni yaptı diye ödül vereceğiz, merak etmeyin (!) Şaka gibi insanlarsınız cidden. Kötülerin var olması, olması gerekeni yapanların övülmesini gerekli kılmıyor. Zaten şiddet göstermemeli. Zaten aldatmamalı. Sırf şiddet göstermedi ve aldatmadı diye bir karakter övülür mü? Siz kafayı mı yediniz? Green flag o kadar kolay olunmuyor canlarım. Özel hayatınızda kriteriniz bu kadarla sınırlı kalmasın, üzülürsünüz sonra. Bir abla uyarısı 😊
Hadi Gelelim Müziklere…
Müzik sahneyi taşıması gerekirken gölgeliyor. Müzikler özellikle melodramda sahnenin duygusal omurgasıdır. Burada bayık ve tek düze bir tasarım var. Orijinalin müziklerini aynı sahnelere denediğinizde bile farkın hissedilmesi de bu durumun kanıtı. Doğru müzik, sorunlu oyunculuğu bile perdeleyebilir. Bu yapımda o şans da kullanılmamış.
OYUNCULUKLAR VE YANLIŞ TON
Hande ve Barış başta olmak üzere genel oyunculuklar tutarsız. Hande’nin yüksekten oynadığı anlar karakterin doğasına ters düşüyor. Barış “Ağır abi” tonuna sıkışmış ve duygusal sahnelerde ikna etmiyor. Sorun sadece oyuncularda değil tabii. Sahne rejisi, ton yönetimi ve karakter okuması bütüncül değil. Fakat oyunculuk da çok önemli bir faktör ve bu dizideki oyunculuklar maalesef ki kötü.
Orijinalinde en etkilendiğim sahnenin her şeyin ortaya çıktığı sahne olduğunu söylemiştim. Aşk ve Gözyaşı dizisinde o sahne maalesef çok kötüydü. Hande’nin öfkelenmek için saçma sapan mimikler yapması, kendisini kasması, karakterle alakası olmayan bağırışı çağırışı falan… Nereden tutsam elimde kalıyor. Hande hiç oynayamamış o ayrı ama böyle bir sahne yazan da karakteri anlayamamış. Hande de anlamamış belli ki. Yoksa “Bu karakter böyle davranmaz.” diyebilirdi, sözü de geçerdi.
Barış’a gelecek olursak…
Barış’ın ağır abi oyunculuğundan da sıkıldım açıkçası. Bu karakter normalde daha pasifken yine ağır abi modunda yansıtılmış, rahatsız edici. Barış yine aynı kalıba sıkışmış. Fakat sorun aynı karakter tipini oynaması değil, bu dizide oyunculuğu da gözle görülür bir biçimde kötüleşmiş. Sanki kendini tekrarlamakla kalmamış, o tekrarları bile özensiz oynamış.
Selim karakteri orijinalde oldukça farklıydı. Daha kırılgan, daha bastırılmış bir Ruh hali vardı. Bizdeyse karakterlerin bütün katmanları törpülenmiş ve karakter ağır abi moduna sokulmuş. Özellikle hüzünlü sahnelerde bunu çok net hissettim. Duygusu seyirciye geçmiyor çünkü oyuncu, karakterin iç dünyasına inmiyor. Sanki sadece replik söylüyor, hissetmiyor. Bu yüzden Barış’ın Aşk ve Gözyaşı’ndaki performansını beğenmedim.
Bir Küçük İmaj Meselesi
“Barış’ın öyle ya da böyle bir imajı vardı. Bu dizi o imajı yerle bir etti.” diye bir yorum yapmıştım geçenlerde, onu yine tekrarlayacağım.
Öyle ya da böyle tanımlamasının ne demek olduğunu da araştırmanızı rica edeceğim. Barış’a Al Pacino muamelesi yapmadığımın kanıtı o tanımlamada gizli çünkü. Zaten Al Pacino düzeyindeki bir oyuncu Hande Erçel gibi bir oyuncuyla partner olmaz. O seviyede biri partnerini de kendi seviyesinde seçer.
Fakat Barış gibi ortalama düzeyde beğenilen biri ortalama altı düzeyde beğenilen biriyle partner olabilir. Yüksek düzeyde beğenilen biri ortalama altı düzeyde biriyle partner olmaz ama dediğim gibi ortalama düzey, ortalama-ortalama altı segmentinde olan oyuncularla beraber çalışabilir. Burada da öyle oldu. Barış oyunculuğu ortalama düzeyde beğenilen, oyunculuk eleştirisi almayan, alsa da çok az oyunculuk eleştirisi alan biriyken şimdi iki kişiden biri Barış’ın oyunculuğunu eleştiriyor. Aynı Hande’ye yapıldığı gibi. Bu da imaj zedelenmesidir, evet. Ortalama bir oyuncunun vasat altına düşüşüdür. Onu vurgulayalım.
Yani, Barış’a tutmayan bir işte yer aldığı için laf eden yok. Kuzgun’un da reytingleri iyi değildi mesela ama Barış’a oyunculuk eleştirisi yapan da göremezdiniz. Burcu Biricik ile devleşmişlerdi çünkü. Bahsettiğim tam olarak bu. Barış’a bu dizi yüzünden ilk kez “O da Hande gibi yeteneksizmiş. Biz gözümüzde onu fazla büyütmüşüz.” yorumları geldi. İmajı Hande’nin imajıyla birleşti. Daha önce hiç almadığı eleştirileri aldı. Bu da imaj zedelenmesi olarak açıklanır.
Bu açıklamayı uzun tuttum. Çünkü imaj nedir ne değildir, o konuda ciddi bir cahillik olduğunu gördüm geçen gün. Dolayısıyla bunu açıklamak istiyorum.
İmaj Nedir?
İmaj denilen şey toplum önündeki itibarınızdır. Oynamak için seçilen karakterden bahsetmiyorum. O imaj değildir. Yetenekten bahsetmiyorum. O da imaj değildir. İmaj, insanların sizi nasıl gördüğüdür. Yeteneksiz bir insan öyle bir imaj çizmiştir ki başarılı aktör/aktris olarak anılıyordur. Ya da ortalama bir oyuncu iyi bir imajı olmadığı için linçlenebilir. İmaj dediğimiz şey yetenekten, seçtiğiniz rollerden bağımsız toplumun sizi nasıl gördüğü ile ilgilidir. Toplumun Barış’ı görme şekli değişti. Bu da imajını doğal olarak zedeledi.
Hande’nin imajı zedelenmedi. Çünkü Hande’nin imajı zaten başarısız oyuncu imajıydı. Daha fazla ne kadar zedelenebilir ki? Oyunculuğu dışında kızı her yerden vurdukları bir dönem bile oldu -ki bu psikolojik şiddetti. Ama oyunculuk eleştirisi psikolojik şiddet değildir. Saygınızı koruduğunuz sürece size sunulan performansları dilediğiniz gibi değerlendirebilirsiniz ve Hande’nin performansı maalesef hiçbir zaman beğenilen, övülen bir performans olmadı. Övülebilecek sahnelerde bile övülmedi Hande. (Hayranların övgüsü toplumun bakışını yansıtmaz. Onu dipnot olarak yazalım.) İmajı zaten iyi değildi yani. Toplum onu başarılı oyuncu olarak görmediği için imajı da zarar görmedi.
Fakat Barış için durum öyle değil. Barış oyunculuğu ortalama düzeyde beğenilen biriyken o da beğenilmemeye başlandı. Barış için imaj zedelenmesi olan durum Hande için imaj zedelenmesi olmadı. Bu da bir analizdir. Kadın düşmanlığı değildir 😊 Şu son cümleyi gülerek yazdım gerçekten. Hande’ye saygılı bir şekilde oyunculuk eleştirisi yaptığınızda hayranları tarafından kadın düşmanı olarak ilan edildiğinizi biliyor muydunuz? Kadına şiddetin de içini bu şekilde boşaltıyorlar maalesef. Ona da başka bir yazımda değineyim…
Popüler Oyuncular Kötü Oyunculuklar

İmajı bir kenara bırakıp yalnızca oyunculuk açısından baktığımızda, her iki isim de bu dizide sınıfta kalıyor. Gerçekten iyi oyunculuk izleyen birinin, bu performansları beğenmesi mümkün değil. İzlerken bir duygunun, bir derinliğin, bir inandırıcılığın izine rastlayamıyorsunuz. Her şey ezber, her şey yüzeyde kalıyor.
Nasıl oluyor da bu kadar vasat altı bir performans övülebiliyor, anlam vermek güç. Keşke hayranlar biraz daha kaliteli yapımlara yönelip iyi oyunculuk nedir, onu görebilseler. Yok eğer izleyip de hâlâ bu boş övgülere devam ediyorlarsa, o zaman mesele beğeniden çok körü körüne bağlılıktır. Çünkü iyi oyunculukla tanışmış biri, böylesi bir oyunu asla alkışlamaz.
Sadece Hande ve Barış değil, dizide genel anlamda bir oyunculuk sorunu var. Sahneye çıkan hemen her karakter, sanki kendi hikâyesine yabancı. Duygusunu taşımıyor, acısını hissettirmiyor. Birkaç sağlam isim dışında, neredeyse tüm kadro donuk, yapay ve inandırıcılıktan uzak.
“Aşk ve Gözyaşı”, bu haliyle yalnızca kötü bir uyarlama değil; aynı zamanda oyunculuğun nasıl Ruhsuzlaşabileceğinin de acı bir örneği.
Popülerlik Uğruna Feda Edilen Sanat
Bir de işin popülerlik yönü var. Oyuncular artık yetenekleriyle değil, popülerlikleriyle seçiliyor. Bu da gerçek sanatla alakası olmayan bir seçim örneği. Bir rolün hakkını verecek, karaktere Ruh katacak oyuncular aranmıyor artık; yalnızca sosyal medyada en çok konuşulan, en çok takipçisi olan yüzler tercih ediliyor.
Ekranlar oyunculukla değil, popülerlikle doluyor.
Hande ve Barış bunun en bariz örnekleri.
Dijital platformlarda peş peşe yer aldıkları projeler, özellikle yabancı — ve çoğunlukla Arap — izleyiciler arasında büyük ilgi gördü. Yapımcılar da bu popülerliği yanlış okudu: Dijitalde izlenmeyi, yerel beğeniyle karıştırdılar. Oysa Türk seyircisi başka bir ritme, başka bir duygusal dile sahip. Dijitalde parlayan bu yüzler, televizyon ekranında aynı ışıltıyı bulamadı; çünkü o parıltı, bize değil, dış pazara aitti.
Ve işte tam bu noktada, diziler artık bizim hikâyemizi anlatmak yerine, başka coğrafyaların ilgisini çekmeye çalışan ticari ürünlere dönüşüyor.
Bu da beni derinden rahatsız ediyor. Gerçekten yetenekli, kendini geliştiren oyuncular gölgede kalıyor; çünkü onların yerini, trend listelerinde üst sıralarda olan isimler dolduruyor.
Popülerlik ödüllendiriliyor, yetenek cezalandırılıyor.
Oysa sanat, popülerlikle değil, kalbe dokunarak var olur.
Bir gün gerçekten yeteneğe değer verildiğinde, belki o zaman Türk televizyonu yeniden aradığı ritme kavuşur.
Dizinin Sıradan İsmi
Dizinin ismine gelelim… “Aşk ve Gözyaşı.”
Ne kadar sıradan ne kadar öngörülebilir bir seçim.
Bir uyarlamadan beklenen şey, orijinalin Ruhunu korurken ona kendi kimliğini kazandırmaktır; ama bu isim sanki dizinin içeriğiyle yarışacak kadar Ruhsuz. “Gözyaşı Kraliçesi” gibi iddialı bir başlık olmasın diye yola çıkılmış sanırım ama ortaya ne yazık ki hiçbir şey vadetmeyen, duygusuz bir isim çıkmış. Sadece kulağa melodik gelsin diye seçilmiş gibi…
Bir yapımın ismi, hikâyesinin ilk cümlesidir; burada o cümle yarım kalmış, hatta hiç kurulmamış.
Yan Karakter Castı da Sıkıntılı
Yalnızca başroller değil, yan karakter seçimleri bile hikâyenin Ruhuyla çelişiyordu.
Kimi roller öyle yanlış cast edilmişti ki, karakterlerin esas hâliyle sahnede gördüğümüz hâli arasında uçurumlar vardı.
Örneğin Meyra’nın erkek kardeşini canlandıran oyuncu…
O rol, nahifliğiyle seyircinin kalbini ısıtacak, saf ve iyi niyetli bir yüzle hayat bulmalıydı.
Ama biz ne gördük?
Soğuk, yanlış seçilmiş bir yüz; karakterin içtenliğini yansıtamayan bir duruş.
Bu sadece oyuncu seçimi hatası değil, karakterin içini boşaltan bir tercih.
Yan karakterin bile hikâyedeki dengeyi güçlendirmesi gerekirken burada ağırlık değil, boşluk oluşturdu.
Ve en ironik olan şu ki değiştirilmesi gerekenleri değiştirmemişler, değiştirilmemesi gerekenleri değiştirmişler.
Oysa iyi bir uyarlama, orijinali birebir taklit etmez; onun özünü alır, kendi kültürel dokusuna işler.
“Aşk ve Gözyaşı” ise bunu başaramadığı gibi, elindeki iyi malzemeyi de heba etti.
Sonuç?
Ne kendi hikâyesi olabildi ne de orijinaline layık bir uyarlama.
Ortaya çıkan şey, kimliğini bulamamış, karakterlerini tanımamış, duygusunu kaybetmiş bir yapım.
Bir zamanlar umut vadeden bir proje, sonunda bir başarısızlık anatomisine dönüştü.
SON SÖZ
“Aşk ve Gözyaşı”, yalnızca başarısız bir uyarlama değil; bir dönemin televizyon anlayışının aynası.
Kendini yenilemek yerine taklit etmeyi seçen, derinliğin yerine parıltıyı koyan, sanatı popülerliğe sıkıştıran bir anlayışın ürünü.
Oysa bir hikâyeyi yeniden anlatmak, yalnızca replikleri çevirmek değildir; o hikâyeye yeniden can üflemektir.
Bir karakterin gözyaşını kopyalayamazsınız — onu yeniden hissetmek, yeniden yaşatmak zorundasınız. Ama bu dizide gözyaşları bile yapaydı ne acısı inandırıcıydı ne sevgisi gerçekti.
Bir ülkenin seyircisine değil, başka ülkelerin beğenisine göre yazılmış bir hikaye ne kadar samimi olabilir ki zaten?
Bu yüzden “Aşk ve Gözyaşı” tutmadı. Çünkü o, bize ait değildi.
Ne duygusu bizdendi ne de gerçeği.
Ve ben bu yazıyı bir diziyi kötülemek için değil, bu dönemin sanatının gerçek sanat olmadığını gözler önüne sermek için yazdım. Hikâyelere, karakterlere, iyi oyunculuğa inanan bir izleyici olarak içi dolu karakterler, alt yapısı sağlam hikayeler izlemeyi özledim. Ve bu yazı bunun serzenişi aslında.
Artık ekranda gerçeği değil, yalnızca vitrini görüyorum.
Belki bir gün, popülerliğin değil, yetenek ve Ruha dokunan hikâyelerin yeniden değer kazandığı günleri görebiliriz.
O gün gelene kadar da eleştiri yazılarıma devam edeceğim elbette.
Teşekkürler…
Beni bu yazıyı yazmaya teşvik eden Aşk ve Gözyaşı hayranları başta olmak üzere yazımı okuyan herkese teşekkür ederim. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!
