Liz Tomforde – Mile High | Spoiler içerir.

Yüksek Uçuş, normal şartlarda okumayı tercih etmeyeceğim türden bir romantik komedi. Kadınları cinsel obje olarak gören bir erkek karakteri, sonrasında neye dönüşürse dönüşsün okumayı sevmiyorum. Evan Zanders da maalesef benim gözümde böyle bir karakter.

Kendisini herkesten, özellikle de kadınlardan üstün gören; kadınları çoğu zaman dış görünüşleriyle değerlendiren ve onları aşağılamakta pek sakınca görmeyen biri.

Son cümleme kitabı okuyan herkes katılmayacaktır. Hatta Evan’a bayılan okurların itiraz edeceğini tahmin ediyorum. Ama kitabın ilk bölümlerini yeniden okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Yine de bütün eleştirilerime rağmen kitabı bitirdim. Hatta bir noktadan sonra okumaktan keyif de aldım.

Nasıl mı? Anlatayım.

Önce biraz konusundan bahsedelim

Evan Zanders, çapkınlığıyla ünlü başarılı bir hokey oyuncusu. Gerçi onun gibi bir cinsel geçmişe sahip kadın karakter için muhtemelen “çapkın” kelimesinden çok daha farklı sıfatlar kullanılırdı ama söz konusu erkek olunca çapkın oluyor nedense…

Her neyse.

Stevie ise sevimli, inatçı, hazırcevap ve dış görünüşüyle ilgili özgüven sorunları yaşayan bir kadın. Evan’ın takımının özel uçağında çalışmaya başlamasıyla ikilinin yolları kesişiyor.

Stevie, Evan’ın tavırlarına katlanamıyor. Onu tersliyor, lafını esirgemiyor. Bence Evan’ın Stevie’ye bu kadar takılmasının ilk sebebi de tam olarak bu.

Çünkü Evan, kadınların kendisini arzulamasına alışkın. Stevie ise ona beklediği ilgiyi göstermiyor.

Evan için bu durum zamanla bir oyuna dönüşüyor. Stevie’yi arzuluyor ve onunla birlikte olmak istiyor. Hatta başlangıçta tek amacı Stevie’yi elde edip sisteminden çıkarmak.

Stevie ise Evan’ın tavırlarından rahatsız olsa da fiziksel çekiciliğine kayıtsız kalamıyor. Açıkçası Evan’ın başlangıçtaki davranışlarını düşününce Stevie’nin onun kişiliğinden etkilenmesini oldukça zor buluyorum. Ama aralarında güçlü bir tensel çekim var, orası kesin.

Ve sonunda bir gecelik ilişki yaşamaya karar veriyorlar.

Ama işler beklendiği gibi gitmiyor.

Stevie birlikte olduktan sonra hemen giyinip gitmeye hazırlanıyor. Evan ise onu durdurmaya çalışıyor. İşte bu sahne gerçekten eğlenceliydi! Evan gibi bir adamın, birlikte olduğu kadının gitmesini istemeyip arkasından dolanmasını okumaktan oldukça keyif aldım.

Tabii o tek gece, ikisi için de yeterli olmuyor.

Ve böylece başlangıçta yalnızca fiziksel çekimden ibaret görünen ilişkileri zamanla romantik bir bağa dönüşüyor.

Şerefsizden Beyaz Atlı Prens Yaratmak

Gelelim kitabın benim için en problemli tarafına.

Evan Zanders.

Yazar, ilk bölümlerde Evan’ı kadınlara yönelik oldukça rahatsız edici bir bakış açısına sahip biri olarak yazıyor.

Kadınlarla kurduğu ilişkiler büyük ölçüde cinsellik üzerine. Birlikte olduğu kadınları telefonuna not alıyor. Hangi şehirde kiminle birlikte olduğunu takip ediyor. Hatta bir sahnede aynı gece iki kadınla görüşmek veya yeni bir maceraya atılmak arasında karar vermeye çalışırken arkadaşının üçünü birden yapabileceğini söylemesi üzerine bunu başarabileceğini dile getiriyor.

Ve bütün bunların yanında tek eşliliği de anlamsız buluyor. Hayatının geri kalanını yalnızca bir kadınla cinsel ilişki yaşayarak geçirme düşüncesi ona akıl almaz geliyor.

Şimdi burada bir ayrım yapmam gerekiyor.

Benim problemim Evan’ın geçmişte çok sayıda kadınla birlikte olması değil. Kadınlara yaklaşım biçimi.

Evan ve Problematik Kişiliği

Geçmişte birçok ilişki yaşamış, cinselliği önemseyen, bağlanmaktan kaçınan bir erkek karakter yazabilirsiniz. Bunların hiçbiri tek başına o karakteri kötü biri yapmaz.

Ama kadınları yalnızca fiziksel özellikleri üzerinden değerlendiren, onlar hakkında aşağılayıcı ifadeler kullanan ve cinsel deneyimlerini neredeyse bir başarı listesine dönüştüren bir erkeği romantik başkahraman olarak kabul etmekte zorlanıyorum.

Üstelik Evan’ın Stevie ile ilk tartışmalarından sonra onun arkasından kullandığı aşağılayıcı ifadeyi de unutmadım.

Kimse Evan’ı bunu söylemeye zorlamadı.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde ise yazar bize başka bir Evan göstermeye başlıyor.

Aslında Zanders yalnızca toplumun ve menajerinin kendisi için oluşturduğu imajı sürdüren, sevilmeye ihtiyaç duyan, terk edilmekten korkan, oldukça hassas ve yardımsever bir insanmış.

Bütün bunlar güzel.

Ama benim sorunum şu: Bir karakterin iyi özelliklerinin bulunması, daha önce sergilediği kötü davranışların gerçek olmadığı anlamına mı geliyor?

Evan’ın yardımsever olması, terapiye gitmesi veya geçmişinde terk edilme travması bulunması, kadınlara yönelik tavırlarını otomatik olarak sahte bir imaja dönüştürmüyor.

Yazarın oluşturmak istediği erkek karakterle ilk bölümlerde yazdığı erkek karakterin örtüştüğünü düşünmüyorum.

Eğer Evan, geçmişte çok sayıda kadınla birlikte olmuş ama kadınlara saygısını koruyan, yalnızca duygusal bağ kurmaktan kaçınan biri olarak yazılsaydı sonraki dönüşümüne çok daha kolay inanabilirdim.

Ama ilk bölümlerde bu kadar ileri gidip ardından “Aslında o hep çok iyi bir insandı” mesajı verilince ikna olamadım.

İlk bölümleri unutursanız Evan’ı seversiniz. Unutmazsanız ne kadar severseniz sevin ona mesafeli kalırsınız.

Ben hem sevdim hem mesafeli kaldım. Kafam karışık anlayacağınız…

Bir kadına âşık olmak, diğer kadınlara gösterdiğin saygısızlığı aklamaz

Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum. Çünkü Evan’ın karakteri hakkında beni en çok rahatsız eden şeylerden biri de bu.

Bir erkeğin yalnızca âşık olduğu kadına saygı duyması, onu kadınlara saygılı bir erkek yapmaz.

Her kadına saygı duymak zorundasın. Hoşlandığın kadına saygı gösterip hoşlanmadığın kadınlara hakaret edemezsin.

Evan’ın Stevie’ye karşı sonradan geliştirdiği şefkatli tavırları okurken kitabın ilk bölümlerinde diğer kadınlara yaklaşımını unutamıyorum. Hatta Stevie’ye yaklaşımı bile başlangıçta son derece rahatsız ediciydi.

Özellikle uçakta Stevie’ye karşı davranışlarını düşünelim.

Stevie orada işini yapmaya çalışan bir kadın. Evan ise ünlü bir hokey oyuncusu olmasının verdiği ayrıcalıkla onun işini zorlaştırıyor. Stevie’nin profesyonel davranmak zorunda olduğunu bildiği hâlde sınırlarını zorluyor. Kimi tavırlarında neredeyse “Sen bana hizmet ediyorsun, haddini bil” anlayışı seziliyor.

Üstelik bu yalnızca benim yorumumdan ibaret değil. Liz Tomforde’nin kitabın resmî tanıtımında bile Evan’ın ağzından Stevie’nin kendisi için çalıştığı, tersinin geçerli olmadığı vurgulanıyor.

Rahatsız Edici Bir Dinamik

Romanda bu tavrın somut karşılıkları var.

Stevie ona içeceğini nereden alabileceğini gösterdiğinde Evan’ın kendisi almak yerine içeceği Stevie’ye getirtmekte ısrar etmesini düşünelim. Ya da uçuş sırasında servis çağrı düğmesini tekrar tekrar kullanarak Stevie’yi yanına çağırmasını.

Stevie bu durumdan rahatsız olduğunu belli ettiğinde Evan’ın sonraki uçuşta onu daha fazla koşturacağını söylemesi de cabası.

Bunlar gerçekten romantik bir atışma mı?

Bence hayır.

Çünkü burada eşit şartlarda tartışan iki insan yok. Bir tarafta işini kaybetme ihtimali olan bir çalışan, diğer tarafta bu konuda çok daha rahat davranabilen ünlü bir sporcu var.

Stevie’nin Evan’ı terslemesi komik olabilir. Ama Evan’ın Stevie’yi işini yaparken zor durumda bırakması benim için romantik değil.

Üstelik bütün bu davranışları kamuoyunun önünde de gerçekleşmiyor. Yani medya için oluşturduğu imajı sürdürmek zorunda olduğu anlardan bahsetmiyoruz. Evan, uçakta kendisine hizmet veren bir kadına gerçekten bu şekilde davranıyor.

Bir de kitap ilerledikçe bütün bu davranışların önemli ölçüde bir imajın parçası olduğu anlatılıyor.

İyi de sevgili yazar, madem bu adamın aslında iyi kalpli, kadınlara saygılı, yalnızca imajının arkasına saklanan biri olduğuna inanmamızı istiyorsun, ilk bölümlerde neden bu kadar rahatsız edici bir karakter yazdın o zaman?

İmaj yaratmakla kadınlara gerçekten aşağılayıcı davranmak farklı şeyler çünkü.

Çapkın görünebilir, basına farklı bir karakter sunabilir, özel hayatıyla gündeme gelebilir. Ama bunları yaparken karşısındaki kadınları küçümsemek zorunda değil.

Eğer Evan’ın gerçekten kadınlara yönelik sorunlu bir bakış açısı varsa, o zaman da bununla yüzleştiğini görmek isterdim. Geçmişte kadınlara nasıl davrandığını sorgulasın, hatalarını fark etsin, değişmeyi bilinçli olarak seçsin.

Fakat hikâye bunu yeterince yapmadan bize onun aslında hep yanlış anlaşılmış bir adam olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Benim itirazım Evan’ın değişmesi değil. Değişmesi gereken davranışlarının başlangıçta sanki hiç gerçek değilmiş gibi açıklanmaya çalışılması.

Ve kusura bakmayın ama Stevie’yi seviyor diye diğer kadınlara yönelik tavırlarını görmezden gelmeyeceğim.

Bir kadına âşık olmak, bütün kadınlara saygı duymayı öğrenmenin ön koşulu olmamalı.

İşlenmeyen Bir Psikolojik Çatışma

Evan’ın karakterini düşündükçe aklıma takılan başka bir konu daha var: Annesi.

Kitapta Evan’ın annesi tarafından terk edilmesinin onun üzerinde ne kadar büyük bir etki bıraktığını öğreniyoruz. Üstelik annesi Evan’ı, babasını ve kardeşini daha varlıklı bir adam için terk ediyor.

Bence bu hikâyenin üzerinde çok daha fazla durulabilirdi.

Çünkü mesele yalnızca Evan’ın terk edilmiş olması değil. Annesinin maddi imkânları daha iyi olan başka bir erkeği tercih ederek onu geride bırakması.

Bir çocuğun böyle bir olayı nasıl anlamlandırabileceğini düşünün.

Annesinin kendisinden daha değerli bir şey bulduğunu düşünebilir. Sevilmenin yeterli olmadığını, insanların maddi çıkarları uğruna yakınlarını terk edebileceğini öğrenmiş gibi hissedebilir. Ve bütün bunlar ilerleyen yıllarda kurduğu ilişkileri etkileyebilir.

Elbette bu, annesi tarafından terk edilen her erkeğin kadınlara karşı öfke geliştireceği anlamına gelmiyor. Ancak Evan gibi kadınlarla kurduğu ilişkilerde sorunlu davranışlar sergileyen bir karakter yazıyorsanız böyle bir ihtimali araştırmak oldukça anlamlı olurdu.

Benim aklıma şu soru geliyor:

Evan’ın kadınları cinsel obje olarak görmesinin altında, annesine duyduğu ve hiç yüzleşmediği bir öfke olabilir mi?

Belki annesinin kendisini terk etmesi, onun kadınlara güvenmemesine neden oldu.

Belki bir kadın tarafından yeniden incinmek istemediği için kadınlarla yalnızca fiziksel yakınlık kurmayı tercih etti.

Ya da duygusal ilişkilerde kontrolü kaybetmekten korktuğu için hiçbir kadına gerçekten bağlanmamayı seçti.

Hatta belki annesinin davranışını farkında olmadan bütün kadınlara genelledi.

Bunlar kesin olarak söyleyebileceğim şeyler değil. Ama karakterin psikolojik gelişimi açısından araştırılmaya değer ihtimaller.

Üstelik böyle bir geçmiş, Evan’ın kadınlara yönelik aşağılayıcı tavırlarını haklı çıkarmazdı. Tam tersine, bu tavırlarının kaynağını anlamamız ve onun da bunlarla yüzleşmesini görmemiz için bir fırsat yaratırdı.

Ve Evan’ın terapiye gittiğini de biliyoruz.

İşte benim en çok eksikliğini hissettiğim yer burası.

Peki neden?

Çünkü bu adam terapiye gidiyor. Geçmişindeki terk edilme korkularını anlamaya çalışıyor. Ama annesine yönelik olası öfkesinin kadınlarla kurduğu ilişkilere nasıl yansıdığı üzerinde yeterince durulduğunu göremiyoruz.

Bir insanın terk edilme korkusuyla yüzleşmesi başka, o korku nedeniyle geliştirmiş olabileceği önyargılarla yüzleşmesi başka.

Evan’ın terapide yalnızca yeniden terk edilmekten neden korktuğunu değil, bu korkunun kadınlara yaklaşımını nasıl etkilediğini de sorguladığını okumak isterdim.

Mesela bir noktada kendisine şu soruları sorsaydı:

“Ben neden kadınlarla yalnızca fiziksel ilişkiler kuruyorum? Neden hiçbirine bağlanmak istemiyorum? Annemin bana yaşattıklarını farkında olmadan başka kadınlara mı yansıtıyorum? Bir kadının beni terk etmiş olması, diğer kadınlara böyle davranmamı haklı çıkarır mı?”

Bence bu sorular, Evan’ın gelişimini çok daha güçlü bir zemine oturtabilirdi.

Üstelik o zaman Stevie’nin Evan’ın hayatındaki yeri de daha anlamlı hâle gelebilirdi.

Stevie, Evan’ın bütün sorunlarını aşkıyla çözen kadın olmak zorunda kalmazdı.

Evan kendi sorunlarıyla yüzleşirdi. Geçmişindeki öfkenin ve güvensizliğin bugünkü davranışlarını nasıl etkilediğini fark ederdi. Stevie ise bu süreçte ona destek olan, yanında duran bir kadın olurdu.

Böylece Evan’ın dönüşümünü yalnızca Stevie’ye duyduğu aşkla değil, kendi içinde verdiği mücadeleyle de açıklayabilirdik.

Çünkü annesinin onu terk etmesi, Evan’ın kadınlara yönelik davranışlarının olası nedenlerinden biri olabilir. Ama bu davranışları değiştirmek yine Evan’ın sorumluluğunda.

Bence yazar burada önemli bir karakter gelişimi fırsatını kaçırmış.

Terk edilme korkusu üzerine kurulan hikâye güzel. Ama Evan gibi başlangıçta kadınlara karşı bu kadar rahatsız edici tavırlar sergileyen bir karakter için tek başına yeterli değil.

Evan’ın dönüşümünde eksik kalan şey: Öz eleştiri

Annesiyle ilgili bu ihtimal beni başka bir soruya götürüyor.

Evan gerçekten değişiyor ama geçmişte nasıl davrandığıyla ne kadar yüzleşiyor?

Stevie’ye âşık olduktan sonra başka kadınlarla ilgilenmemesi güzel. Tek eşli bir ilişki istemesi de güzel.

Ancak bir kadına sadık olmaya karar vermesi, geçmişteki bütün davranışlarını sorguladığı anlamına gelmiyor. Nitekim sorgulamadı da.

Ben Evan’ın yalnızca Stevie’yi kaybetmekten korktuğunu değil, geçmişteki kadınlara yaklaşımını da yeniden değerlendirdiğini görmek isterdim.

Mesela kadınlar hakkında yaptığı aşağılayıcı yorumları hatırlayıp bunlardan rahatsız olsaydı.

Birlikte olduğu kadınları neden sürekli fiziksel özellikleri üzerinden değerlendirdiğini sorgulasaydı.

Stevie’ye ilk zamanlarda nasıl davrandığını düşünüp bunun yalnızca eğlenceli bir atışma olmadığını fark etseydi.

Belki o zaman karakterin değişimine çok daha fazla inanırdım.

Çünkü benim için gerçek karakter gelişimi yalnızca artık farklı davranmak değil, eskiden neden öyle davrandığını anlayabilmek ve yanlışlarını fark edebilmek.

Evan’ın ilerleyen bölümlerde Stevie için değişmek istediğini görmemiz önemli. Ancak bu değişimin yalnızca romantik ilişkinin içinde kalmaması gerektiğini düşünüyorum.

Stevie’ye saygı duyması yetmez. Kadınlara yönelik yaklaşımının da değiştiğini görmek isterdim.

Ve bunu yalnızca artık başka kadınlarla birlikte olmamasından çıkaramam.

Çünkü mesele zaten kaç kadınla birlikte olduğu değil.

Mesele o kadınlara nasıl baktığı.

Peki Aşklarını Hissettim Mi?

Evet!

Bütün bu eleştirilerime rağmen Evan’ın Stevie’ye gerçekten âşık olduğuna inanıyorum.

Hatta ilişkinin ilerleyen aşamalarında Evan’ın Stevie’yi, Stevie’nin Evan’ı sevdiğinden daha yoğun sevdiğini düşündüğüm anlar oldu.

Stevie’yle birlikte olduktan sonra başka kadınlarla ilgilenmemesini özellikle sevdim. Sevgisini göstermek için yaptığı küçük ve büyük jestler, Stevie’nin önem verdiği şeyleri önemsemeye başlaması ve onu hayatının bir parçası hâline getirmesi oldukça romantikti.

Stevie’nin sevdiği köpeği sahiplenmesi, onunla ilgili ayrıntıları hatırlaması ve hayatında Stevie’ye gerçekten yer açması hoşuma gitti.

Ama burada da bir sorum var:

Evan’ın aşkına inanmam, karakter dönüşümüne de inanmak zorunda olduğum anlamına mı geliyor?

Bence hayır.

Evan’ın Stevie’yi sevdiğine inanıyorum. Ama kitabın başında tek eşliliği küçümseyen, kadınlarla ilişkilerini bu kadar yüzeysel kuran adamın, yalnızca bir kadına âşık olduğu için hayat anlayışını bu derece değiştirmesini yeterince inandırıcı bulmadım.

Gerçek hayatta insanların değişemeyeceğini iddia etmiyorum. Elbette değişebilirler.

Ama böyle köklü bir değişimin yalnızca aşk sayesinde, neredeyse kendiliğinden gerçekleşmesi bana gerçekçi gelmiyor.

Bir karakterin değerlerinin değişmesini okuyacaksam bunun içsel sürecini de görmek istiyorum.

Neden artık farklı düşünüyor? Geçmişteki davranışlarını nasıl değerlendiriyor? Neyi yanlış yaptığını fark ediyor? Yeni bakış açısını nasıl oluşturuyor?

Bu soruların cevabını yalnızca romantik jestlerde aramak istemiyorum.

Stevie ve Özgüven Meselesi

Kitapta beni rahatsız eden diğer konu Stevie’nin karakter gelişimiydi.

Stevie, kilosuyla ve dış görünüşüyle ilgili ciddi özgüven sorunları yaşayan bir kadın. Başlangıçta onun bu güvensizliklerine empati duydum.

Ama ilerleyen sayfalarda aynı düşünceleri tekrar tekrar okumak beni yordu.

Stevie kilosundan memnun değil. İnsanların kendisi hakkındaki yorumlarını önemsiyor. Bazen başkalarının aşağılayıcı düşüncelerine içten içe hak bile veriyor.

Fakat bununla ilgili somut bir değişim göstermiyor.

Burada da yanlış anlaşılmak istemem.

Stevie kilosundan memnunsa zayıflamak zorunda değil. Bir kadının değerini kilosu belirlemiyor. Kendi bedeninden memnunsa zaten sırf başkalarını mutlu etmek için hiçbir şeyi değiştirmesine gerek yok.

Ama memnun değilse, bu konuda kendisi için bir şeyler yapmayı seçebilir. Fiziksel bir değişim isteyebilir, bedenine yönelik düşünceleri üzerinde çalışabilir veya başkalarının yargılarına sınır koymayı öğrenebilir.

Ben karakterin kendi hayatında bir şeyleri değiştirmek için harekete geçtiğini görmek istiyorum.

Oysa Stevie’nin özgüven gelişiminin önemli bir bölümünün Evan’ın onu arzulaması üzerinden anlatıldığını hissettim.

Sanki “Evan Zanders gibi bir adam beni böyle güzel buluyorsa demek ki ben de yeterince güzelim” düşüncesi oluşuyor.

İşte bu beni rahatsız etti.

Evan Zanders seni arzulamasa da sen yeterlisin Stevie!

Bunu bilmen için bir erkeğin seni seçmesine ihtiyacın yok.

Evan’ın Stevie’ye kendisini güzel hissettirmesi elbette romantik. Sevdiği kadının güvensizliklerini anlaması ve ona destek olması da güzel.

Ama sevdiği erkeğin onayı, kadının kendi değerinin temelini oluşturmamalı.

Bir sahnede Stevie, Evan’a kendisini değiştirdiğini söylüyor.

Hayır.

Evan sana değişmen için alan açmış olabilir, seni desteklemiş olabilir. Ama değişimi gerçekleştiren kişi sensin. En azından hikâyenin bunu daha güçlü anlatmasını isterdim.

İlginçtir ki Evan’ın kendi değişiminde bu ayrım daha iyi kurulmuştu. Evan, Stevie için değişmek istediğinin farkındaydı. Stevie’nin desteğini görüyordu ama kendi kararlarının sorumluluğunu üstleniyordu.

Stevie’nin gelişiminde aynı yaklaşımı yeterince hissedemedim.

Feminist damarımı kabarttı bu kitap anlayacağınız 😅

Smut sahneleri: Biraz da normal sohbet edin!

Liz Tomforde’nin açık cinsel sahneler yazmayı sevdiğini artık anladım.

Doğru Hamleyi okurken de bazı sahneleri fazla bulmuştum. Ama Yüksek Uçuşun yanında o hiçbir şeymiş!

Kitap uzun diye korkmayın. Önemli bir kısmında smut okuyorsunuz zaten…

Şaka bir yana, benim asıl problemim yalnızca bu sahnelerin sayısı değil.

Karakterlerin sıradan sohbetlerinin bile sürekli cinselliğe dönmesi.

İki insanın birbirini arzulamasını okumayı seviyorum. Aralarında güçlü bir cinsel çekim olması romantizmi daha etkileyici hâle getirebilir.

Ama onların başka konularda konuşmalarını, birbirlerini daha yakından tanımalarını, düşüncelerini paylaşmalarını da okumak istiyorum.

Bazen “Biraz da normal sohbet edin!” demek istedim.

Üstelik başlangıçta tamamen fiziksel çekim üzerine kurulan bir ilişki okuduğumuz için bu durum daha da önem kazanıyor.

Çünkü bir noktada insan ister istemez şunu soruyor:

Bu iki insan birbirine gerçekten âşık mı, yoksa yaşadıkları güçlü cinsel çekim yüzünden birbirlerine bağlandıklarını mı düşünüyorlar?

Ben sonunda birbirlerini sevdiklerine inandım. Fakat duygusal yakınlıklarının gelişimine daha fazla yer ayrılmasını tercih ederdim.

Ayrılık ve barışma

Kitabın sonlarına doğru yaşanan ayrılık mantıklıydı. Fakat şart mıydı? Sanmam.

Evan, Stevie’yi sevmesine rağmen kariyerine, imajına ve terk edilme korkusuna ilişkin baskılarla baş edemeyince ilişkiden kaçmayı seçiyor.

Bu davranışını ilk okuduğumda çok öfkelendim.

Çünkü Stevie’yi kendisine âşık etmiş, ona hayatında çok özel bir yer verdiğini hissettirmiş ve sonra Stevie’nin ne istediğini yeterince dikkate almadan ayrılma kararı vermişti.

Üstelik bu ayrılık Stevie’nin iş hayatını da etkiliyordu.

Bence Evan korktuğunu Stevie’ye anlatabilirdi. Birlikte çözüm arayabilirlerdi. Stevie’nin ona destek olacağına inanıyorum.

Ama Evan kaçtı.

Yine de hikâyenin tamamını okuduktan sonra korkularının nasıl üst üste geldiğini daha iyi anlayabildim. Verdiği kararı doğru bulmasam da neden o kararı verdiğini anladım.

Ve sonrasında Stevie’yi geri kazanmak için gösterdiği çabayı sevdim.

Özür dilemesi, peşinden gitmesi, ilişkileri için somut adımlar atması ve onu kaybetmek istemediğini açıkça ifade etmesi güzeldi.

Evan’ın telafisini yeterli buldum. Affedilmesini de doğru buldum.

Ama bu benim Evan hakkındaki genel düşüncelerimi değiştirmedi.

Çünkü bir karakterin yaptığı hatayı telafi etmesini sevebilirim ama bu, o karakteri romantik açıdan çekici bulduğum anlamına gelmez.

Evan’ın Stevie’yle mutlu olmasını istedim. Fakat kesinlikle hayalinin kurulacağı bir erkek karakter olduğunu düşünmüyorum.

Peki ayrılık başka türlü yazılamaz mıydı?

Bence yazılabilirdi. Hatta bana kalırsa çok daha güçlü bir hikâye çıkabilirdi.

Üstelik yazarın oluşturduğu çatışmaları değiştirmesine bile gerek yoktu.

Stevie’nin Evan’la ilişkisi yüzünden işini kaybetme ihtimali zaten hikâyenin içinde var. Evan’ın toplum önündeki imajı ve kariyer baskısı da mevcut.

Peki ayrılığı Evan yerine Stevie başlatsaydı?

Düşünsenize, Stevie Evan’ı çok seviyor ama ilişkileri yüzünden işini, kariyerini ve kurduğu düzeni kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

Ve bu kez kendi hayatını korumak için ayrılmayı seçiyor.

Evan’ın da ilk kez şu gerçekle yüzleşmesi gerekiyor: Sevdiği kadını hayatında tutmak istiyorsa, yıllardır arkasına saklandığı imajından ve bazı alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda.

Stevie’yi kaybetme korkusu, imajını kaybetme korkusundan daha büyük hâle geliyor.

Ve Evan, Stevie’nin peşinden koşuyor.

Ama yalnızca romantik sözler söyleyerek değil. Stevie’nin karşı karşıya kaldığı sorunları ciddiye alarak, onun kariyerine ve geleceğine zarar vermeden birlikte olabilecekleri bir yol arayarak.

Böyle bir hikâyede hem Stevie’nin kendi hayatıyla ilgili karar alma gücünü hem de Evan’ın sevdiği kadın için cesurca harekete geçmesini okuyabilirdik.

Üstelik Evan’ın yıllardır kaçındığı bağlılığı neden artık istediğini de çok daha güçlü hissedebilirdik.

Çünkü sevgisini yalnızca romantik jestlerle değil, kendisi için zor olan seçimlerle de gösterecekti.

Bence bu, Evan’ın değişimini çok daha inandırıcı kılardı.

Elbette her romantik romanda ayrılan tarafın kadın olması gerekmiyor. Erkek karakterler de hata yapabilir, korkabilir, yanlış kararlar verebilir.

Benim istediğim korkusuz bir erkek değil.

Korkmasına rağmen sevdiği insan için cesaret gösterebilen bir erkek.

Evan’ın mevcut hikâyede sonunda bunu yaptığını düşünüyorum. Bu nedenle barışmalarını da sevdim.

Ama aynı cesareti Stevie’yi terk etmeden önce göstermesini okumayı daha çok isterdim.

Çünkü bir ilişkiyi kurtarmak için yapılabilecek en romantik şeyin ayrıldıktan sonra büyük bir jest yapmaktan ziyade korktuğun anda sevdiğin insanın yanında kalabilme cesaretini göstermek olduğunu düşünüyorum.

Romantik Romanlarda Neyi Romantize Ediyoruz?

Kitabın beni en çok düşündüren taraflarından biri de bu.

Romantik edebiyatta yıllardır karşımıza çıkan bir dinamik var: Kadınlarla yüzeysel ilişkiler yaşayan, bağlanmayı küçümseyen, hatta bazen kadınlara saygısız davranan erkek; doğru kadınla tanışınca bambaşka birine dönüşüyor.

Sonunda da sevdiği kadının peşinden koşan, sadık ve romantik bir adam oluyor.

Bu hikâyeler elbette kurgu. Her romantik romanın gerçek hayatla birebir örtüşmesini beklemiyorum.

Ama özellikle genç okurlar açısından bu tür ilişkilerin nasıl sunulduğunu önemsiyorum.

Bir erkeğin seni sevmesinin, onun sorunlu davranışlarını mutlaka değiştireceğini düşünmek tehlikeli bir beklenti olabilir.

Bir insanın değişme ihtimali vardır. Ama o değişimin sorumluluğu partnerinin değil, kendisinindir.

Kadınların kendilerine kötü davranan erkekleri, bir gün âşık olduklarında düzelecekleri umuduyla hayatlarında tutmak zorunda olmadıklarını hatırlamak da önemli.

Bir de bu hikâyelerdeki cinsel geçmiş eşitsizliğinden rahatsız oluyorum.

Erkek karakterin geçmişinde sayısız kadın olabiliyor. Hatta bu durum onun çekiciliğinin bir parçası olarak sunulabiliyor. Buna karşılık kadın karakter çoğu zaman çok daha sınırlı bir geçmişe sahip, erkeğin dünyasında bambaşka bir yere konumlandırılan kişi oluyor.

İki karakterin geçmişinin aynı olmasını şart koşmuyorum. Ama geçmişi yoğun olan erkeğin karşısına mutlaka daha deneyimsiz, daha masum bir kadın çıkarılması da klişe ve rahatsız edici geliyor.

Bir de şu çeviri meselesi var…

Kitabı okurken bir sahnede Ryan’ın söylediği cümle beni çok şaşırttı:

“Ama ben ne anlarım ki? Daha önce kimseyle çıkmadım.”

Nasıl yani?

Doğru Hamleyi okuyanlar bilir; Ryan’ın geçmişinde oldukça travmatik bir ilişkisi var. Üstelik bu ilişki, onun bugün olduğu insanı anlamamız açısından çok önemli.

Önce Liz Tomforde’nin kendi yazdığı karakterin geçmişini unuttuğunu düşündüm.

Sonra İngilizce metne baktım.

Ryan aslında şöyle diyor:

“But what do I know? I don’t date.”

Yani:

“Ama ben ne anlarım ki? Ben kimseyle çıkmıyorum.”

Bu kadar.

Cümle açık. İngilizce açısından da oldukça temel bir kullanım.

I don’t date ile I’ve never dated aynı şey değil.

İlkinde şu anda ilişki yaşamadığınızı söylüyorsunuz. İkincisinde ise hayatınızda hiç kimseyle çıkmadığınızı.

Ama çeviride Ryan’ın geçmişi tamamen değişmiş!

Dahası var.

Stevie hemen ardından şöyle diyor:

“Maybe it’s time you put yourself out there again.”

Yani:

“Belki de yeniden birileriyle tanışmaya başlamanın zamanı gelmiştir.”

Peki Türkçeye nasıl çevrilmiş?

“Belki de kendini göstermenin zamanı gelmiştir.”

Yeniden kelimesi nereye uçtu çevirmen ablacığım?

Üstelik put yourself out there ifadesinin bu bağlamda doğrudan “kendini göstermek” diye çevrilmesi de doğal değil. Romantik ilişkiler bağlamında kişinin kendisini yeniden insanlarla tanışmaya, ilişki ihtimaline açmasından bahsediliyor.

Burada yalnızca kulağa tuhaf gelen bir çeviri yok.

Karakterin geçmişini ve okurun olayları yorumlama biçimini değiştiren bir anlam hatası var.

Orijinal metinde geçmişte ilişki yaşamış ama artık kimseyle çıkmayan Ryan var.

Türkçe çeviride ise daha önce hiç ilişki yaşamamış Ryan var.

Bu tür hataların editör kontrolünden nasıl geçtiğini gerçekten anlamıyorum.

Sonuç: Evan’ın Dönüşümüne İnanmadım

Bütün eleştirilerimin ardından şunu söylemek istiyorum:

Yüksek Uçuş kötü bir kitap mı?

Bence hayır.

Sürükleyici, eğlenceli ve zaman zaman gerçekten romantik sahneleri olan bir kitap.

Evan ile Stevie’nin birbirlerini sevdiklerine inandım. Aralarındaki tutkuyu hissettim. Evan’ın ilerleyen bölümlerdeki bazı davranışlarını sevdim. Ayrılık sonrasındaki çabasını da tatmin edici buldum.

Ama bunların hiçbiri kitabın temel karakterizasyon sorunlarını benim için ortadan kaldırmadı.

Özellikle Evan’ın ilk bölümlerdeki tavırlarıyla sonradan anlatılan gerçek kişiliği arasındaki geçişi yeterince inandırıcı bulmadım.

Stevie’nin karakter gelişimi de beni tam anlamıyla tatmin etmedi.

Liz Tomforde’nin Doğru Hamlede çok daha başarılı bir romantik ilişki kurduğunu düşünüyorum. Ryan’ın sevgisini, korkularını ve geçirdiği değişimi çok daha doğal bulmuştum.

Bazı okurlar Ryan’ın fazla idealize edilmiş, zorla green flag yapılmış bir erkek karakter olduğunu düşünüyor.

Ben buna katılmıyorum.

Ryan zaten değerleri ve ilişkilere yaklaşımı belli olan bir karakterdi. Yaşadığı travmalar nedeniyle yeniden bağlanmaktan korkuyordu. Indy sayesinde sevmeyi öğrenmedi; yeniden sevmeye cesaret etti.

Evan ise başlangıçta çok farklı bir insan olarak yazılmışken sonradan neredeyse beyaz atlı prense dönüştürülmeye çalışıldı.

Benim için aradaki fark bu.

Bir insanın sevdiği kişi için korkularını aşması başka bir hikaye, sevdiği kişi sayesinde bütün değerlerinin değişmesi ise bambaşka bir hikaye.

İlkine çok daha kolay inanıyorum.

İkinci hikâye de iyi yazıldığında etkileyici olabilir. Ama Yüksek Uçuş beni bu konuda ikna edemedi.

Yine de Evan ile Stevie’nin aşkını okurken zaman zaman keyif aldım. Bazı sahnelerde güldüm, bazı sahnelerde sinirlendim, ayrılıkta gerildim ve sonunda barışmalarına sevindim.

Yani kitabı okuduğuma pişman değilim.

Ama tekrar okumak ister miyim?

Sanmıyorum.

Ben Evan Zanders’ın aşkına inandım. Fakat âşık olduğu için bir anda dönüştüğü adama inanamadım.

Ve romantik bir romanda benim için ikisi de önemli.

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir