Günümüzde yaşanan vahim olaylar hepimizi aynı soruyla tekrar yüzleştiriyor: Kim kimi şekillendiriyor? Diziler topluma sadece bir ayna mı tutuyor yoksa farkında olmadan topluma yön mü veriyor?
Bu soruların cevabını ararken şunu fark ettim. İzlediğimiz içerikler aslında sandığımızdan çok daha fazlası. Peki dizilerin toplumdaki yeri ve etkisi ne kadar büyük? Gelin, bugün bu konuyu birlikte ele alalım.
Medya Gerçekten Etkiler mi?
Medyanın insanlar üzerindeki etkisi uzun yıllardır hem psikoloji hem de sosyoloji alanında tartışılan bir konu aslında. Kimi görüşlere göre medya sadece bir eğlence aracıyken kimi araştırmalara göre ise izlediğimiz içerikler (buna sosyal medya da dahil) davranışlarımızı ve düşünce yapılarımızı zamanla şekillendiren önemli bir figür.
Özellikle çocuklar ve gençler için durum biraz daha farklı. Gelişim sürecinde olan bireyler çevrelerinden gördükleri davranışları model alma eğiliminde. Bu noktada televizyon dizileri, yalnızca izlenen bir içerik olmaktan çıkıp birer rol model kaynağı haline gelebiliyor. Bunu çok net bir şekilde gösteren araştırmalar mevcut.
Günümüzde şiddetin artması tabii ki de tek bir faktöre bağlanamaz. Fakat dizilere tamamen masum demek de mümkün müdür? Özellikle şiddet gösteren mafya adamları örnek adam gibi lanse ediliyorsa bunların etkisi hiç yoktur diyebilir miyiz?
Araştırmalar diyemeyeceğimizi söylüyor ama burada amacım tez yazmak olmadığı için sohbet havasında konuşarak devam edelim.
Dizilerimiz Gerçekten Masum Mu?
Televizyonda ya mafya dizileri ya şiddet içerikli yapımlar ya da aşiret temalı hikayeler var. Peki gerçekten aile sıcaklığını hissettiren, izleyene huzur veren kaç dizi sayabiliriz?
Talep görmüyor deniyor ama acaba bu dizileri talep görecek şekilde oluşturmayan siz olabilir misiniz?
En son ne zaman içinde samimi bir aile bağını barındıran bir dizi izledik? Farklı olduğu söylenen yapımlarda bile bu sıcaklığı göremiyoruz. Sanki zamanla kendi değerlerimizden, kendi özümüzden uzaklaşmaya başladık.
Hatırladığım kadarıyla bu duyguyu en son İstanbullu Gelin dizisinde hissetmiştim. Elbette o da baştan sona kusursuz bir aile anlatısı değildi. Ancak ilerleyen bölümlerde aile kavramını daha derin ve anlamlı bir şekilde ele almayı başarmıştı.
Ondan önce ise Hayat Şarkısı geliyor aklıma. Sonrasında bu duyguyu aynı şekilde yansıtan bir yapımla karşılaştım mı, açıkçası hatırlamıyorum.
Yani evet, ülkede sadece şiddet içerikleri dizilerin yer alması sorundur. Şu anda bu ülkede bir tane bile aile sıcaklığını gösteren bir dizi yoksa bu büyük bir sorundur. Sırf sevdiğiniz dizilere laf gelmesin diye ya da sırf o dizilerin senaristisiniz diye veyahut o dizilerde oynayıp para kazanıyorsunuz diye gerçeği görmezden gelemezsiniz, gelmemelisiniz.
Ne Yani? Çocuk O Dizileri İzledi Diye Mi Şiddet Gösterdi?
Elbette hayır. Bir çocuğun şiddet eğilimi göstermesini tek bir nedene bağlamak doğru değildir.
Ancak şu da bir gerçek: Şiddete yatkın bir birey, bu tür içeriklerle karşılaştığında bundan etkilenebilir. Belki ailesi, belki çevresi nedeniyle zaten kırılgan bir yapıya sahip olan bir çocuk, şiddetin ekranda çoğu zaman güçlü, cesur ve “etkileyici” bir şekilde sunulduğunu gördüğünde bundan etkilenebilir.
Zamanla şiddeti sıradanlaştırabilir, hatta farkında olmadan “güç” ile özdeşleştirebilir.
Bu noktada önemli olan şudur:
Sorun sadece diziler değildir. Ama dizilerin hiçbir etkisi olmadığını söylemek de gerçeği görmezden gelmektir.
TOPLUM VE MEDYA: KARŞILIKLI BİR DÖNGÜ
Peki asıl soru şu: Toplum mu medyayı şekillendirir, yoksa medya mı toplumu?
Aslında bu sorunun tek taraflı bir cevabı yok. Çünkü gerçek, çoğu zaman düşündüğümüzden daha karmaşık: Medya ve toplum birbirini karşılıklı olarak etkileyen bir döngü içerisindedir.
Evet, medya toplumun ilgisini çeken içerikleri üretir. İnsanlar neyi izliyorsa, neye ilgi gösteriyorsa yapımcılar da o yönde içerikler sunar. Ancak burada göz ardı edilen önemli bir nokta vardır: Medya sadece talebi karşılamakla kalmaz, aynı zamanda o talebi besler ve büyütür.
Yani izleyici şiddet içerikli yapımlara yöneldikçe bu içerikler artar; bu içerikler arttıkça da izleyici zamanla buna daha fazla alışır. Böylece farkında olmadan bir döngü oluşur.
Bu noktada medyayı sadece “toplumun aynası” olarak görmek, sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. Çünkü medya yalnızca yansıtmaz, aynı zamanda yön verir.
Bu Döngü Kırılabilir Mi?
Belki de bu döngüyü kırmanın yolu, küçük ama kararlı adımlardan geçer. Örneğin, her sezon en az bir kaliteli aile dizisinin, reyting kaygısı olmadan yayınlanması bir tercih değil, bir sorumluluk olabilir. Aynı şekilde, geçmişte toplumun değerlerini daha sıcak ve samimi bir şekilde yansıtan yapımların yeniden izleyiciyle buluşturulması da bu anlamda önemli bir adım olabilir.
Ya da farklı bir açıdan bakarsak, medya sadece talebe göre şekillenmek zorunda değildir. Medya yön veren taraf da olabilir.
Örneğin, her ulusal kanal aldığı bir kararla aile odaklı, birleştirici gücü olan diziler yayınlayabilir. Böyle bir durumda seyirci zaten bunları izlemek zorunda kalacaktır. Çünkü televizyon bağımlısı bir topluma sahibiz ve bu toplum kendilerine maruz bıraktığınız şeyi izleyecektir.
Reyting kaygısı; bir kanal mafya dizisi verirken diğer kanal aile temalı dizi verirken oluşabilir, evet. Ama tüm kanal ve yapımcılar aldıkları ortak bir kararla sadece aile temalı diziler yayınlarsa, aile temalı dizilerin kalite yarışı başlarsa o zaman reyting kaygısından söz etmek için bir sebebiniz olmayacaktır. Çünkü seyircinin televizyonda izleyecek başka bir seçeneği kalmayacaktır.
Seyirciyi aile temalı dizilere maruz bıraktığınızda seyircinin televizyon izlemeyi bırakmayacağı da açıktır. Çünkü daha önce de söylediğim gibi Türk seyircisi bir televizyon bağımlısıdır ve ona ne sunarsanız izlemek mecburiyetinde kalacaktır.
Elbette…
Elbette dizileri değiştirmek, tek başına toplumu değiştirmez. Ancak bu, hiçbir şey yapmamak için bir gerekçe de değildir.
Çünkü gerçek şu ki: Medya da toplum da birbirinden bağımsız değildir. Toplumdaki sorunlar medyaya yansır; medya da bu sorunları büyütebilir, normalleştirebilir ya da tam tersine dönüştürebilir.
Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda bu etki çok daha görünür hale gelir. Siz kendi çocuğunuzu belirli içeriklerden uzak tutabilirsiniz. Ancak o içeriklerle büyüyen başka çocuklarla aynı ortamı paylaşmasını engellemek her zaman mümkün değildir. Bu da medyanın etkisinin bireysel sınırları aşabildiğini gösterir.
Belki ülkeyi değiştirmek zor. Belki her şeyi bir anda dönüştürmek mümkün değil. Ama bu, küçük adımların değersiz olduğu anlamına gelmez.
Bazen bir içerik, bir sahne, bir hikâye bile bir zihniyeti değiştirebilir.
Ve belki de tam olarak bu yüzden, elimizden geleni yapmak zorundayız.
Neye Alışıyoruz?
Belki de mesele sadece ne izlediğimiz değil, neye alıştığımızdır. Şiddetin, sertliğin ve duyarsızlığın giderek sıradanlaştığı bir dünyada, biz farkında olmadan değişiyoruz. İlk başta rahatsız olduğumuz sahneler, zamanla gözümüzün alıştığı görüntülere dönüşüyor. Ve bir süre sonra, eskiden “fazla” gelen şeyler, normal kabul edilmeye başlıyor.
Oysa bir toplum, en çok neyi izliyorsa biraz da ona dönüşür. Çünkü zihin, tekrar eden her şeyi zamanla benimser. Bu yüzden mesele sadece diziler değil; hangi hikâyelere alan açtığımız, hangi değerleri beslediğimizdir. Ne izlediğimiz kadar, neyi izlemeye devam ettiğimiz de kim olduğumuzu belirler.
Her şeyi bir anda değiştiremeyebiliriz. Ama neyi normalleştirdiğimizi seçebiliriz. Belki de değişim büyük adımlarla değil, küçük farkındalıklarla başlar. Ve çoğu zaman sadece bir şeyi sorgulamak bile, o döngüyü kırmanın ilk adımıdır.
