İZLEDİKLERİM Kore Dizisi Analizi

Dynamite Kiss – Klişelerle Dolu Eğlenceli Bir Kaçamak

Yorumlamaya başlamadan önce bu diziye nasıl başladığımdan bahsedeyim.

Bir Pazar sabahıydı. Uzun zamandır K-Drama izlemiyordum ve izlemek de istemiyordum. Ama tek başımaydım, kahvaltı edecektim ve bana eşlik edecek bir diziye ihtiyacım vardı. İşte tam da o anda onu gördüm: Dynamite Kiss’i…

“Beni izle.” dedi. “Pişman olmayacaksın. Lütfen beni izle.”

Ben de kıramadım ve başladım…

Küçük bir noktayı da atlamamak lazım tabii. O da Jang Ki Yong’a olan sevgim. Go Back Couple’dan beri çok severim kendisini. Böyle bir romantik komedide oynadığını görünce de diziye başlamak kaçınılmaz oldu.

İşte Dynamite Kiss ile hikayemiz böyle başladı.

Kısaca konusundan bahsedelim.

Dynamite Kiss Konusu

Dizi, işe girebilmek için kendisini evli ve çocuklu olarak gösteren bekar esas kadınımız ile takım lideri esas erkeğimizin aşkını konu alıyor. Tabii bu ikilinin yolları Jeju Adası’nda kesişiyor önce. Ve asıl aşk orada başlıyor. Sonra bir takım tesadüfler derken… Aa o da ne? Birbirimizin kaderi olmuşuz…

İşte K-Drama Klasiği. İşte K-Drama Klişesi 🤍

Tanıdık Ama Çekici

Klişelerle dolu mu? Kesinlikle.

İlgi çeken bir dizi mi? Kesinlikle!

Bir dizinin klişe olması onu kötü bir dizi yapmaz. Aksine bazı konular klişe olmuşsa bunun bir sebebi var. Demek ki seyirci onları seviyor, onları izliyor. Dolayısıyla “Yaşasın Klişeler!” ❤️

İlk bölümü izlediğim anda “Evet, aradığım klişe bu” dedim. Hikâye klişe olmasına rağmen sıkıcı değildi; aksine merak uyandırıyordu.

Bir diğer güçlü neden ise başrol erkek oyuncu Jang Ki Yong. Önceki projelerini izlediğim, ekran enerjisini sevdiğim bir oyuncu. Hatta Go Back Couple dizisini izlerken hayranlığımı bir miktar abartmış olabilirim. Yani evet, bu diziye biraz onu izlemek için biraz da romantik komedi ihtiyacımı karşılamak için başladım.

İlk Bölümler ve Ritmin Oturması

İlk bölümlerde zaman zaman “Saçmalamaya başladınız…” dediğim anlar oldu. Hatta kısa süreli kopuşlar yaşadım. İlk bölümleri güncel izlememin de etkisi var. Bölümleri art arda izleseydim büyük ihtimalle böyle hissetmezdim ama bir de her hafta yeni bölüm beklemek beni yordu ve bir süre sonra beklemeyi bıraktım.

Bölümler birikince diziye tekrar döndüm ve bu bana gerçekten iyi geldi. Demek ki sorun dizinin kendisinden çok, “Yeni bölümü beklemeye değer” bir tempo yakalayamamasıymış. Diziyi bütün olarak değerlendirdiğimde “Beğendim” diyebilirim; fakat bölüm bölüm yorumlasaydım muhtemelen eleştirilerim çok daha fazla olurdu.

Bu diziyle şunu net olarak anladım: Ortalama seviyedeki dizileri güncel izlemek bana göre değil. Bu da böyle bir kişisel farkındalık oldu, artık ne işinize yararsa…

Her neyse… Dynamite Kiss’in artı yönlerinden biri, kopuşları uzatmaması. Dizi hızlı toparlıyor ve ritmini kaybetmeden yoluna devam ediyor. Bölümleri art arda izlediğinizde keyifli bir akış yakalıyorsunuz. Ancak güncel izlerseniz zaman zaman söylenme ihtimaliniz yüksek. Neyse ki bu artık bir sorun değil; hepimizin bildiği gibi dizi finalini çoktan yaptı. Thank God!

Diziyi yorumlamaya dönecek olursam, dizide entrikalar mevcut ama rahatsız edici değil; çünkü çoğu kısa sürede çözülüyor ve izleyiciyi yormuyor. Arada öfkeleniyorsunuz ve ekranın içinden Dynamite Kiss dünyasına girip bir şeyleri değiştirmek istiyorsunuz tabii. Ama onun dışında yormuyor. E o kadar da olur…

Ji Hyeok’un Aşkı: Saf, Cesur Ve Görünür

Ji Hyeok’un aşkı, Dynamite Kiss dizisinin en güçlü yanlarından biri. İlk başta “Aşka inanmıyorum” diyen, duygulara mesafeli bir karakter gibi görünse de; aşka teslim oluşu tek bir öpücüğe bakan, yoğun ve kontrolsüz bir sevme hali var. Öyle derin ve saf bir şekilde seviyor ki aşka inanmayan hâli bile başlı başına etkileyici. Açıkçası insan düşünmeden edemiyor: Aşka inansaydı ne olurdu acaba?

Tabir yerindeyse, ben böyle saf salak seven erkek karakterlere bayılıyorum. Birini sevince alıştığı karakter kalıplarından çıkan, kendini bile tanıyamayacak hale gelen ama buna rağmen aşk tarafından ele geçirildiği için kendini durduramayan erkeklerden bahsediyorum. Ji Hyeok da tam olarak bu karakterlerden biri. Çok tatlı, çok samimi ve en önemlisi sevgisini gizlemeyen bir erkek profili çiziyor -ki bunun benim için ne kadar önemli olduğunu artık biliyorsunuzdur.

Ji Hyeok aşkını sadece kendi içinde yaşamıyor; sahipleniyor, koruyor ve sağlıklı bir kıskançlıkla gösteriyor. Aşkını saklamıyor, utanmıyor, geri durmuyor. Ve bunu izlemek benim için gerçekten çok keyifliydi.

Aşkından deli divane olup bunu dünyaya ilan etmekten çekinmeyen bir erkek görmek, romantik komedi izleyicisi olarak beni fazlasıyla etkiledi. Dediğim gibi; bu tarz karakterleri izlemeye gerçekten bayılıyorum ❤️

Peki Ya Go Da Rim’in Aşkı

Da Rim için aşk başlangıçta bir öncelik değil aslında. Onun tek derdi ailesini kurtarmak ve ayakta kalabilmek. Aşk, hayatına ansızın ve oldukça klişe ama bir o kadar da tatlı bir şekilde giriyor. Ama ona odaklanacak durumda değil. Çünkü tek derdi yeteri kadar para kazanıp ailesini kurtarabilmek.

Fakat öyle bir nokta oluyor ki Go Da Rim şu aydınlanmayı yaşıyor.

“Ben bu adama aşığım.”

Ji Hyeok başından beri aşık olduğunu farkında mesela ve çabası da var. Ama Go Da Rim’in bunun hakkında düşünecek vakti bile yok.

Yani şöyle düşünün. Ji Hyeok denize sığ kısımdan girip yüzerek yavaş yavaş derin kısma gidiyor. Ama Go Da Rim direkt derin kısımdan denize dalıyor. Denize çoktan girmiş ama farkında değil. E yüzmeyi de bilmiyor (hem gerçek hem mecazi) dolayısıyla onun için çok daha zor ve karışık bir süreç başlıyor.

Çünkü Da Rim işe girebilmek için büyük bir yalan söylüyor. Doğal olarak bu yalanın sonuçları da oluyor. Da Rim ne ile uğraşacağını, neye odaklanacağını bilemiyor ki… Ne yapsın bu kız?

Neyse ki bu durum gereğinden fazla uzatılmadan kesiliyor ve hikâye sağlıklı bir şekilde ilerliyor. İlişkinin başladığı noktalar da gerçekten sıcak ve keyifli.

Gelelim İkinci Erkeğe

İkinci erkek karakterle ilgili eleştirilerim var.

Yıllarca arkadaş olan iki insandan bahsediyoruz. İkisi çocukluk arkadaşı. Adam bu süreçte başkasıyla evlenmiş hatta. Bir de çocuğu olmuş. Sonra adamın eşi ölmüş. Ve bir süre sonra –ne enteresandır ki bu bir süre sonra da kızın hayatına bir erkek girme ihtimali olan zaman dilimine denk geliyor– adam birden “Ben senden hoşlanıyorum.” moduna giriyor.

Bu zamana kadar aklın neredeydi?

Sorsanız sebebi belli.

“Seni kaybetmek istemedim.”

Kanmayın bu tür romantize edilmiş anlatılara. Aşk öyle güçlü bir duygudur ki gerçekse ‘arkadaşlığımı kaybederim’ korkusunun arkasına saklanmaz. Size gerçekten âşık olan biri, o duyguyla başkasıyla evlenip çocuk sahibi olamaz. Eğer yıllar sonra çıkıp bunun aksini iddia ediyorsa, burada aşktan değil; tutarsızlıktan bahsetmek gerekir. Ve böyle bir tutarsızlıkla, bırakın aşkı, arkadaşlık bile sağlıklı değildir.

Hele reddedileceğini anlayınca “Ben seninle dalga geçmiştim. Yok öyle bir şey.” demesi…

Arkadaşını kaybetmek istemediği için değil, reddedilmeyi yediremediği için bu yolu seçiyor. Rezil bir karakter örneği.

Ama yine de karakterin, reddedildikten sonra hemen başka birine yönelmemesi; aradan zaman geçmesini beklemesi artı bir detaydı, onu da ekleyelim.

Buna rağmen aşkı bana geçmedi tabii ki. Bence sorunlu bir karakterdi. Her izleyen o karakteri böyle yorumlamaz ama ben böyle yorumluyorum. Aşkta mantık aranmaz tamam ama senaryo içerisinde o mantık dinamiğini kurup bize hissettirmek zorundalar. Bu karakter ve hikayesi onu hissettirmedi maalesef.

Ve İkinci Erkeğe Aşık Olan O Güzel Kadın…

Bir de ikinci erkeği bekleyen güzelim kızımız var…

Çok güzel, kaliteli, sevimli, başarılı, zengin.

Tüm güzel özellikler kendisinde vücûd bulmuş resmen. Peki o ne yapıyor?

1-1,5 yıl boyunca bir adamın peşinden koşuyor.

Diziyi izlerken sürekli şunu dedim:

“Sen ona mı kaldın aşkım?”

Hâlâ “Benim sevgilimsin” bile diyemeyen bir adam için -diyorum size adam sorunlu- bu kadar beklemek bana anlamsız geldi. Elbette herkesin kendi tercihi ama ben bu noktada kesinlikle destekleyemedim. Bana göre hiçbir erkek bu kadar peşinden koşmaya değmez. Hele o adam hiç değmez.

Final ve Klişe Şöleni

Finalde tabii ki hafıza kaybı klişesi karşımıza çıkıyor… Gördüğüm an kahkaha attım. Tüm klişeleri itinayla bünyesinde toplayan bir dizi resmen. Ama rahatsız edici değil. Aksine izlemesi çok keyifli. Çünkü dizi zaten başından beri “Ben klişeyim” diye bağırıyor. Ve bunu bilerek izleyince keyif alıyorsunuz. Aslında bir süre sonra sırf o klişeleri görmek için izliyorsunuz.

Hafızanın Geri Gelme Anı

Çok daha etkileyici hafızanın geri geldiği sahneler izledim. Bunlardan favorim hâlâ Secret Garden. Ama bu dizideki hafızanın geri geliş sahnesi dizinin ismiyle uyumu açısından anlamlıydı.

Adamın hafızasının geri gelmesi için yeniden öpüşmesi gerekiyormuş sadece…

Farkında mısınız bilmiyorum ama adama öpüşünce bir şeyler oluyor. Resmen yeni bir kimlik kazanıyor ya da kimliğini buluyor. Adam öpüşünce hayatındaki her şey değişiyor. Hayatındaki kararları o öpüşmeye göre alıyor. Öyle ki hafızasını kaybettiyse hafızasını geri kazanması bile o öpüşmeye bakıyor. Çünkü o klasik bir öpüşme değil. Çünkü o Dynamite Kiss ❤️

Ve Kapanış…

Kapanış sahnesine bayıldım! Herkesi dans ederek gördüğümüz o kapanış sahnesi çok tatlı, çok samimiydi ve açıkçası beklemediğim bir sahne olduğu için çok duygulandırdı çok da hoşuma gitti ❤️

O kapanış sahnesinde herkese yer verilmesi, herkese değer verilmesi klasik finallerden daha farklı olmasını sağladı. Ve yüzümde tatlı bir gülümseme bıraktı. Hatta o sahnenin etkisiyle diziyi daha çok sevdiğimi fark ettim.

Genel Değerlendirme

Dynamite Kiss kusursuz bir dizi değil. Bazı bölümleri sadece bitsin diye izlediğim oldu. Kimi zaman göz ucuyla baktım kimi zaman arka planda aktı… Ama sonunda dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Bu dizi tatlı bir romantik komedi olma amacını başarıyla gerçekleştiriyor.

Ayıla bayıla izlenecek bir başyapıt değil, evet ama kafa dağıtmak, gülümsemek ve klişelerin verdiği o tanıdık huzuru hissetmek isteyenler için tatlı, çerezlik ve samimi bir romantik komedi.

Finaldeki o dans sahnesi ise, benim için dizinin en güzel hatırası olarak kaldı. İzleyin, pişman olmazsınız.

Puanım: 7 / 10

You may also like...